Sigmund Freud Yeni Netflix Dizisinde Bir Seri Katilin Peşine Düşecek
Psikanalizin babası, kendi isminin verildiği Avusturyalı gerilim dizisi "Freud" da bir cinayet davasını çözmek için başrolde olacak.
Netflix'in destek verdiği dili Almanca olan Avusturya yapımı dizide, Freud, Sherlock Holmes tarzında bir hafiyeyi canlandıracak. 19. yüzyıl Viyanasında, genç Freud devrimci nitelik taşıyan teorileri yüzünden meslektaşları ve Avusturya toplumunun çoğu tarafından sert bir şekilde muhalefet edilmiştir. Freud tam bu zamanda adı çıkmış bir medyum olan Fleur Salomé ve asık suratlı savaş gazisi - polis müfettişi Alfred Kiss ile karşılaşır. Bu rastlantı sayesinde Freud farkında bile olmadan seri katil avının bir parçası olur ve seri katili yakalamak için Salomé ve Kiss ile birlikte çalışmaya başlar.
Marvin Kren'in yönetmenliğini yapacağı dizinin çekimlerine sonbaharda başlanacak ve dizi toplam 8 bölümden oluşacak. Dizi hem bir dönem dizisi görünümünde olacak hem de eş zamanlı görünümde olacak. Dizi bir Avusturya kanalı olan ORF'de yayınlanacak ve de Satel Film ile Bavaria Fiction dizinin prodüksiyonunu üstlenmekte. Buna ek olarak, ZDF Enterprises dizisinin uluslarası dağıtımcısı iken, Netflix de dizinin İngiltere, ABD, Almanya ve diğer uluslararası bölgelerde yayınlanması için haklarını almış bulunmakta.
2011 yapımlı "Tehlikeli İlişkiler" (A Dangerous Method) filminde Freud'u Danimarkalı oyuncu Viggo Mortensen canlandırmıştı. Bu dizide Freud'u kimin canlandıracağı ise büyük merak konusu.
Sıla Özgören
Trinity Laban Müzik ve Dans Konservatuvarı'nın Dans Bilimi Bölümü Başkanı Emma Redding, yaşlıların dans etmelerinin hem kemiklerini hem de psikolojilerini korumaya faydalı olacağını açıkladı.
"Dans ettiğiniz zaman normalde almadığınız fiziksel riskler alırsınız. Beden ağırlığınızı sağa-sola, öne-arkaya kaydırarak normalde yürürken yapmayacağınız hareketler yaparsınız" diyen Redding, bunun yaşlıların günlük hayatta hareket ederken kendilerine güvenlerini artıracağını ve bilek problemlerinin önüne geçeceğini belirtti.
The Times gazetesinden Tom Whippie'nin haberine göre Redding, dans etmenin yaşlılarda düşmenin önüne geçebileceğini söyledi.
Yaşlıların düşme kaynaklı rahatsızlıklarının İngiltere'deki Ulusal Sağlık Sistemi'ne yıllık yükü 2 milyar sterlin (yaklaşık 9 milyar TL) civarında.
Cheltenham Bilim Festivali'nde konuşan Redding dans etmenin psikolojik faydalarına da dikkat çekerken "Bu insanların arasında aylardır kimsenin dokunmadığı kişiler de var ve fiziksel temas onların özgüvenini artırabilir" dedi.
Bu yiyecekler psikolojinizi bozuyor! Yapılan araştırmalara göre tüketildiğinde insan psikolojisi üzerinde olumsuz etkiye neden olan yiyecekler belirlendi. Ruh halinizin aniden değişmesine anlam veremiyorsanız açıklanan listeye göz atmanızda fayda var. Psikolojinizi bozan yiyecekleri sizler için derledik, işte o liste…
Ruh haliniz üzerinde etkili olan faktörlerin sadece çevresel ve fizyolojik etkenler olduğunu düşünüyorsanız yapılan araştırmalar sizleri şaşırtacak. Bilimsel araştırmalar, günlük tükettiğiniz besinlerin de ruh halinize doğrudan etki ettiğini ortaya koyuyor. İşte tüketildiğinde sizi mutsuz edecek o yiyecekler...
Katı yağ ve margarin
İnsan sağlığı üzerinde olumsuz etkileri olduğu bilinen trans yağlar mutsuz olmanızın en büyük sebeplerinden birisi olabilir. Trans yağ yerine tereyağı kullanmayı deneyebilirsiniz.
Ambalajlı şekerler
Şekerlemeler göründüğünün tam zıttı olacak biçimde ruh halinizi olumsuz yönde etkiliyor. İçeriğinde birçok farklı zararlı madde barındıran ambalajlı şekerlemeler çocuklarda dikkat eksikliği ve hiperaktivite gibi sağlık sorunlarına da yol açıyor.
Fast food
Fast food ürünlerin vücudunuza verdiği zararları göz ardı ediyorsanız ruh haliniz üzerindeki etkisi sizi korkutmalı. Mutsuzluğa neden olduğu tespit edilen fast food ürünler, içerdiği yağlar ile de vücudun en büyük düşmanlarından birisi olarak görülüyor.
Mısır gevrekleri
Diyet yaparken tercih ettiğiniz mısır gevrekleri enerji vermesinin yanı sıra melankolik bir ruh haline bürünmenize de neden oluyor. İçeriğinde sanıldığından daha fazla miktarda şeker barındıran bu ürünleri diyet listenizden çıkarmanız uygun olacaktır.
Paket kuruyemiş ve kutu konserveler
Kuruyemiş severler için kötü haber! Kuruyemiş ve kutu konserve gibi hazır ürünler psikolojinizi olumsuz yönde etkileyen yiyeceklerin başında geliyor. Paket kuruyemişlerin içinde yer alan katkı maddeleri kişide yorgunluk, zayıflık gibi hislere neden oluyor.
Çocuğunuz arkadaşlarını ısırıyorsa sebebi dikkat çekme isteği olabilir. Çocuklar özellikle arkadaş ortamında, anne babanın başka çocuklarla ilgilenmesini kıskanıp dikkatini kendi üzerine çekmek için arkadaşlarını ısırabilir.
Çocuğunuz arkadaşlarını ısırıyorsa bu ne anlama gelir?
Psikolog Levent Erdem, anne babalara uyarılarda bulundu. "Çocuğunuz arkadaşlarını ısırıyorsa sebebi dikkat çekme isteği olabilir" diyen Erdem, Çocukların özellikle arkadaş ortamında, anne babanın başka çocuklarla ilgilenmesini kıskanıp dikkatini kendi üzerine çekmek için arkadaşlarını ısırabileceğini, 2 yaşından büyük çocuklarda bunun mutlaka dikkatle takip edilmesi gerektiğini söyledi.
2 yaşından daha büyük çocuklarda görülen ısırma davranışının altında duygusal ve çevresel nedenler yatabileceğinin altını çizen Erdem, "Isırma davranışın altındaki nedenin araştırılması gerekir. Örneğin, çocuğun sıkıldığı aktiviteleri çok yapmak, bir alışveriş merkezinde tüm günü geçirmek ve çocuğa alışkın olmadığı koku, ses ve diğer uyarıcılara maruz bırakmak.
Bu durumda çocukta bir enerji birikmesi olacak ve bunu boşaltmak isteyecektir. Isırma bunun bir davranışsal sonucu olabilir. Veya memnun olmadığı başka bir durum, anne babanın aşırı hassasiyet göstermesi ve çocuğun bunu bir dikkat çekme davranışı yapması da karşılaşılan bir durumdur” şeklinde konuştu.
"Çocuğunuzun enerjisini harcamasına izin vermelisiniz"
Bu ve benzer enerji birikmesi, sıkılma, dikkat çekme isteği durumlarında duygularını dışa vuran çocuklara nasıl yaklaşmak gerektiğinin de önemli olduğunu vurgulayan Erdem, şöyle devam etti:
"Önce sakin olun ve sinirlenmeyin, bağırmayın tepkilerinizi kontrol edin. Bu sırada çocuğu da sakinleştirin. Ona sarılmak iyi bir yaklaşım olabilir. Sonuçla yüzleştirin. Davranışın güzel ve uygun bir davranış olmadığını söyleyin. Davranışın sonucunu söyleyin. Örneğin, 'Isırdığın arkadaşının canı çok acır, senin de canın acıdığında nasıl olduğunu hatırla. Arkadaşlarının canını acıtmak güzel bir davranış değil' gibi bir cümle söyleyebilirsiniz.
Ceza vermek yerine anladığınızı hissettirin. Çocuğu özellikle arkadaşlarının içinde rencide edecek doğrudan cezalardan uzak durun. Örneğin 'Bu kadar sinirlenecek durumu bana da söyler misin? Sana yardım etmek istiyorum.' gibi bir cümle söyleyebilirsiniz. Konuşturun ve çözüm üretin. Anlatmasını isteyin neler olduğunu ve neden sinirlenip ısırdığını. Bunu kısaca anlatmasını sağlayın.
Arkadaşını “oyuncağını aldı diye” ısırdıysa ona çözüm önerisi sunun. Örneğin 'Mehmet bu durumda arkadaşını ısırmak yerine oyuncağını vermek istemediğini söylesen daha iyi olur.' Önlem alın. Çocuğunuzun enerjisini harcamasına izin verin, çok sıkıldığı ortamlara uzun süre maruz bırakmayın, küçük ve basit konularda kendi seçimini yapmasına fırsat tanıyın. Çocuğunuzun ısırma davranışını durduramıyorsanız bir gelişim psikoloji uzmanına başvurmanızda yarar vardır, unutmayın.”
KAYNAK
Aynı anda birçok işi yapmak bir yana, kolayca dikaktimizin dağılması ve kesintiye uğrama alışkanlığımız beynimizi oumsuz etkiliyor.
1990'larda anlık mesajlaşma popüler olduğunda Judi Wineland pek hoşnut değildi. Sohbet pencerelerinin sürekli açılması günlük işlerini zorlaştırıyordu. Ama bu mesajlaşmanın ofisteki diğer çalışanları, özellikle gençleri etkilediği söylenemezdi.
"Bu gençlerin aynı anda birçok işi yaptığını gördükçe acaba bende bir sorun mu var diye merak etmeye başladım" diye yakınıyor ABD'de iki seyahat şirketi işleten Wineland.
Ama aynı anda birçok iş yapamamasının avantajı olduğunu, bu şekilde şirketi daha iyi yönettiğini fark etmişti.
İş günümüz e-posta, cep mesajları, toplantılar, yardıma ihtiyacı olan iş arkadaşları gibi sürekli kesintiye yol açan şeylerle doludur. Birçok şirket açık ofis gibi yöntemlerle bizleri anında gelişen diyaloglar ortamına iter ve aynı anda birçok işi yapmaya teşvik eder.
Fakat birçok araştırmacı aynı anda birçok iş yapmaya çalışmanın verimi düşürdüğünü söylüyor. Bir tek iş üzerinde yoğunlaştığımızda daha fazla iş yapıyoruz.
Çünkü beynimiz bir anda bir iş yapacak şekilde donanımlıdır. Aynı anda birçok işi yaptığımızı düşünsek de aslında böyle olmamakta, beynimiz sürekli bu işler arasında gidip gelmektedir.
Bu ise beyni yormakta, bilişsel becerisini düşürmektedir. 2007'de yapılan bir araştırma, çalışmaların üç dakikada bir e-posta vb. vesilelerle sürekli kesintiye uğradığını ortaya koydu. Bu şekilde kaybedilen zaman, yaratıcılık azalması, hata ve yorgunluk ise 50 bin çalışanı olan bir şirkete yılda 1 milyar dolara mal oluyor.
Texas Üniversitesinde Beyin Sağlığı Merkezi'nin kurucusu Dr Sandra Bond Chapman'a göre, aynı anda birçok işi yapmaya çalışmak yüzeysel düşünmeye, yaratıcılık eksikliğine, hatalara ve gereksiz bilgiyi eleyememeye neden oluyor. Çünkü beyin bir anda birçok iş yapacak şekilde donanımlı değildir ve bunu uzun süre yapmaya çalışmak stresi artırdığı gibi depresyona ve entelektüel kapasitenin azalmasına da yol açıyor.
Fakat aynı anda birçok iş yapmaya çalışmanın etkili olmadığına dair oldukça fazla veri olsa da eski alışkanlıklar yeni teknolojilerle birleştiğinde birçok işyerinde bu yöntem hakim olmaya devam ediyor.
California Üniversitesi'nden Dr Christine Carter bu yöntemin insanda sürekli meşgul ve üretken olma hissi yarattığı için tercih edildiğini düşünüyor. "Ofiste ne kadar çok zaman harcarsanız o kadar iyi işçisiniz gibi yanlış bir inanç hakim" diyor.
Carter bu inancın kaynağını, fabrika ve ofise giriş-çıkışın kart basma yöntemiyle yapıldığı sanayileşme döneminin dorukta olduğu günlere bağlıyor. O zamanlar insanlar eve dönünce işle bağlantıları kesilirdi. "Laptop ve e-postanın ortaya çıkmasıyla bu durum alt üst oldu" diyor Carter.
Chapman'a göre ise "teknoloji beynimizi sürekli kesintiye uğramaya alıştırıyor, yeni bir e-posta ya da sosyal medya mesajı geldiğine işaret eden sinyali bekler oluyoruz". Yani diğer bütün bağımlılıklar gibi, kesintilerin bize zararı olduğunu bildiğimiz halde kafamızı kurcalamaya devam ediyor.
Ancak Carter bile bilmesine rağmen, aşırı çalışma nedeniyle hastaneye düşünceye kadar aynı anda birçok iş yapma çabasına son verememiş.
"Toplum olarak dağınık beyin sendromundan mustaribiz" diyor 'Singletasking' (Tek İş Üzerinde Yoğunlaşma) kitabının yazarı Devora Zack. "Hem iş hayatımızda hem özel hayatımızda bu durum yaygın."
KAYNAK / İNGİLİZCE VERSİYONU
Saville Consulting ve Türkiye ortağı Assessment Systems İngiltere ve Türkiye’deki yeni mezun profilini ortaya koymak üzere Wave® Profesyonel Tarzlar Envanterini uyguladıkları bir çalışma yaptılar.
Birçoğumuz “yetenek savaşları” kavramına aşinayız. Sınırlı sayıda yetenek var ve firmalar bu yetenekler için birbirleriyle amansız bir rekabet içinde. Yeteneği cezbetmek ve elde tutmak, günümüz İK profesyonellerinin ana gündem maddeleri arasında ilk sıralarda yer alıyor. OECD’nin son verilerine göre Türkiye, yetenek açığı yaşayan ülkeler arasında %63’lük oranla 4. sırada, yani Türkiye’de firmaların %63’ü nitelikli çalışan bulmakta zorlanıyor. Dünya Ekonomik Forumu’nun bu yıl yayınladığı “İşlerin Geleceği” raporu, 4. Endüstri Devrimi ile birlikte bugün önemli sayılan niteliklerin üçte birinden fazlasının 2020 yılı itibarıyla değişmiş olacağını öngörüyor.
Bu veriler ışığında, uzman pozisyonlarında, orta ve üst kademe yönetici pozisyonlarında yetenek savaşlarının daha da hız kazanacağını tahmin etmek zor değil. Yeni mezun pozisyonları için de durum aynı. İşe alım uzmanları, genel olarak aradıkları niteliklere uygun yeni mezun bulamadıklarını dile getiriyor.
Peki, işe alım uzmanları yeni mezunlarda ne arıyor da bulamıyor?
Yeni mezun profili ile şirketlerin yeni mezunlarda aradıkları birbirini tutmuyor!
Endüstriyel psikoloji alanında bir otorite olarak kabul edilen Prof. Peter Saville’in kurucusu olduğu Saville Consulting’in İngiltere’de yeni mezunlar üzerinde gerçekleştirdiği araştırmaya göre işe alım uzmanları, yeni mezunlarda öncelikli olarak şu özellikleri arıyor: “Değişime Uyum”, “İlişki Kurma”, “Yenilik Yaratma”, “Dayanıklılık Sergileme”. Araştırma kapsamında yeni mezunlara Peter Saville tarafından geliştirilen Wave® Profesyonel Tarzlar Envanteri uygulandı. Envanter sonuçlarına göre İngiltere’deki yeni mezunların güçlü özellikleri ise şöyle sıralanıyor: “Sorunları Değerlendirme”, “Yenilik Yaratma”, “İlişki Kurma”, “Sorunları İnceleme”. İngiltere’de yeni mezun pozisyonları için işe alım uzmanlarının öncelikleri ile yeni mezun profili %100 uyuşmuyor. Hatta işe alım uzmanlarının öncelikle aradığı özellikler arasında yer alan Dayanıklılık Sergileme ve Değişime Uyum özelliği, yeni mezunların güçlü değil, gelişime açık özellikleri arasında yer alıyor.
Türkiye’deki yeni mezunlar sorunları değerlendirme ve ayrıntıları işlemede güçlü
Saville Consulting’in Türkiye temsilcisi olan Assessment Systems da Türkiye’deki yeni mezunların profilini ortaya koymak için, 295 yeni mezuna Wave® Profesyonel Tarzlar Envanteri’ni kullandı. Epsom Projesi olarak bilinen bilimsel araştırmanın sonuçlarına göre iş performansını tahmin etme gücü en yüksek kişilik envanteri olan Wave® Profesyonel Tarzlar Envanteri; 4 küme altında, 12 bölümde toplam 36 kişilik boyutunu ve 108 özelliği ölçüyor.
295 yeni mezunun envanter sonuçlarını incelendiğinde Türkiye’deki yeni mezunların güçlü yönleri şu şekilde sıralanıyor: “Sorunları Değerlendirme”, “Ayrıntıları İşleme”, “Sorunları İnceleme” ve “Görevleri Yapılandırma”. Yeni mezunların gelişime açık yönleri ise şöyle: “Dayanıklılık Sergileme”, “İlişki Kurma”, “Değişime Uyum”, “Destek Verme”.
Türkiye’de yeni mezunlardan “Değişime Uyum”, “Dayanıklılık” ve “İlişki Kurma” bekleniyor
Türkiye’deki işe alım uzmanlarının yeni mezunlarda hangi özellikleri aradığını gösteren bir araştırma henüz mevcut değil. Ancak konuyla ilgili görüşlerini alınan tecrübeli işe alım uzmanları, bazı noktalarda hemfikir. Görüşülen tüm işe alım uzmanları, yeni mezunlarda öncelikli olarak “Değişime Uyum”, “Dayanıklılık Sergileme” ve “İlişki Kurma” yetkinliklerinin gelişmiş olmasını beklediklerini belirtiyor.
Türk ve İngiliz işe alım uzmanlarının ayrıştığı önemli bir nokta var: İngiliz uzmanlar, yeni mezunların “Yenilik Yaratma” yetkinliğinin gelişmiş olmasını beklerken görüşü alınan birçok Türk işe alım uzmanı, “Yenilik Yaratma”nın -eğer pozisyon için çok kritik değilse- yeni mezunları değerlendirirken özellikle aradıkları bir yetkinlik olmadıklarını dile getiriyor. Hatta uzmanların bir kısmı, bu yetkinliğin çok gelişmiş olmasının yeni mezun pozisyonları için çok tercih edilen bir durum olmadığını da belirtiyor.
Sorunları anlıyoruz ama çözemiyoruz
Assessment Systems CEO’su Levent Sevinç, tüm veriler birlikte değerlendirildiğinde “yetenek savaşları”nın yeni mezun pozisyonlarında da kızışmaya devam edeceğini söylüyor. Sevinç, sonuçların satır aralarını da ortaya koyuyor;
“Sorunları Değerlendirme” ve “Sonuçları İnceleme” Türkiye’deki yeni mezunların güçlü yönleri arasında ancak yeni mezunlar, “Yenilik Yaratma” konusunda aynı derecede güçlü değiller. Wave® Profesyonel Tarzlar Envanteri’nde “Sorunları İnceleme, Sorunları Değerlendirme ve Yenilik Yaratma” yetkinlikleri, “Problem Çözme”nin alt boyutlarını oluşturuyor. Buna göre yeni mezunlar sorunları anlamak konusunda son derece iyi ama sorunları çözmek için gerekli olan yeni fikirler üretme, olasılıkları araştırma, strateji geliştirme gibi konularda o kadar da iyi değil.
“Yenilik Yaratma” hem İngiltere’deki yeni mezunların güçlü yönleri arasında hem de İngiliz işe alım uzmanlarının öncelikli olarak aradığı özellikler arasında yer alıyor. Belki bizlerin de soruları anlamanın çözmeye yetmediğini kabul etmesi ve bu konuya eğilmesi gerekli. Türk yeni mezunların “Yenilik Yaratma” yetkinliğinin nasıl geliştirilebileceği konusu, iş dünyasının gündeminde yerini almalı.
“Dayanıklılık Sergileme”, “Değişime Uyum” ve “Destek Verme” yetkinlikleri, Wave® Profesyonel Tarzlar Envanteri’nin “Yaklaşımlara Uyum” kümesinin alt boyutlarını oluşturuyor. Diğer bir deyişle, yeni mezunların çatışmaları çözüme kavuşturma, pozitif düşünme, değişimi benimseme, insanları anlama, onlara değer verme ve takım çalışması gibi konularda kendilerini geliştirmeleri gerekiyor.
İngiltere
Güçlü Yönler:
- Sorunları Değerlendirme
- Yenilik Yaratma
- İlişki Kurma
- Sorunları İnceleme
- Dayanıklılık Sergileme
- Liderlik Sağlama
- Değişime Uyum
- Başarıya Ulaşma
Türkiye
Güçlü Yönler:
- Sorunları Değerlendirme
- Ayrıntıları İşleme
- Sorunları İnceleme
- Görevleri Yapılandırma
- Dayanıklılık Sergileme
- İlişki Kurma
- Değişime Uyum
- Destek Verme
KAYNAK
Psikoterapist / Aile Çift ve Evlilik Terapisti Uzmanı Psikolog Naciye Tokaç, erteleme hastalığına dikkat çekerek, “Sık sık yapmanız gereken işlerinizi, faaliyetlerinizi erteliyor, kendinizi daha sonra yaparım derken buluyorsanız erteleme hastalığınız olabilir” dedi.
Ertelemenin bir diğer nedeninin ise depresyon olduğunu ifade eden Tokaç, “Çoğu kişi öğrencilik yıllarında ödevlerini son güne bırakmış, sınavlara son gece hazırlanmıştır. Bu durumun öğrencilik dönemlerine özgü olduğunu düşünüyorsanız aile, iş, sosyal hayat ve ikili ilişkilerinizdeki tepkilerinizi gözden geçirerek tekrar düşünebilirsiniz.
Sabahları çalar saatinizi ertelediğiniz için işinize geç kaldığınız, bitirmeniz gereken projeyi son güne bıraktığınız için yetiştiremediğiniz yada istediğiniz gibi yapamadığınız, yazlık kışlıklarınızı ayırmayı ertelediğiniz için dolabınızın dolup taştığı olmuştur.
Buraya kadar söylediklerimizi birçok kişi zaman zaman yapmaktadır. Herkesin okuyacağı kitaplar, izleyeceği filmler, gideceği yerler, sevdikleri için yapmak istediği şeyler listeleri uzayıp gitmektedir. Telefonu çaldığında sonra ararım diye erteleyenler, görüşme taleplerini ertelemeler sıklıkla yapılmaktadır. Ancak daima yapılan bu ertelemeler, yapılacaklar listesi zaman geçtikçe artar gider” diye konuştu.
Ertelemeyi aslında hiç kimsenin yapmak istemediği, hatta ertelemeden yaptığında iç huzurunun olduğu ve işler bitince ise oldukça mutlu hissettiği bir durum olduğunu kaydeden Psikolog Naciye Tokaç, “Ertelemenin birçok nedeni olmakla birlikte en önemlisi mükemmeliyetçi yapıdır. Mükemmeliyetçi bireyler herhangi bir işe başlamak için tüm şartların oluşmasını bekler ancak çoğu zaman şartlar işe koyulduktan sonra tamamlanır. Bu beklenti işe başlamayı geciktirdiği gibi başlanan işlerin ise tamamlanmasını erteler.
Ertelemenin bir diğer nedeni ise depresyondur. Depresyondaki kişi yaşam enerjisini kaybetmiş, eski yaptıklarından zevk alamayan ve isteksizdir. Bu durum kişinin sorumluluğu olan konularda bile kendini gösterir. Kişi eskiden zevk aldığı faaliyetleri, yapması gereken sorumluluklarını yapmakta zorlandığından son ana kadar ertelemeyi tercih edecektir. Bir diğer önemli neden ise; kişinin yapacağı şeye nereden ve nasıl başlayacağı ve kendisinden beklenenin tam olarak ne olduğu konusunda yaşadığı belirsizlik ve kararsızlıktır.
Her insan belirsizlikten hoşlanmaz. Bunun için de başına gelebilecekler hakkında önceden önlem almaya ve geleceği hakkında yatırım yapmaya çalışır ki başına gelebilecek olumsuz durumlara hazırlıklı olabilsin. İşte bunu yapamadığı ve belirsiz bir durum içinde kaldığı durumlarda ise çözümü ertelemekte bulur. Oysa ki ertelemek sorunu kemikleştirerek çözümü imkansız hale getirecektir” şeklinde konuştu.
Tokaç, “Ertelemek aslında bir alışkanlık olsa da yapılma sıklığı ertelemenin patolojik bir hal almasını ve artık Procrastination olarak anılmasını sağlar. Patolojik ertelemek en küçük işlerden en büyük işlere kadar hayati önemi olan işlerde bile sürekli gerçekleşen ve kişinin kontrolünde olmayan bir bozukluktur. Ancak patolojik durumda olunmasa da ertelemek sıklıkla karşılaştığımız ve kişinin hayatını oldukça olumsuz etkileyen bir durumdur. Ertelenen şeye başlamak kişi için ne kadar zor ve istenmeyen bir durum ise ertelenen şeyin yapılmadığında ortaya çıkan durumu da istememektedir” dedi.
Psikoterapist / Aile Çift ve Evlilik Terapisti Uzmanı Psikolog Naciye Tokaç, erteleme durumu değerlendirildiğinde eğer patolojik erteleme yani Procrastination bozukluk olduğunu düşünenler için psikolojik destek alınması tavsiyesinde bulunarak şöyle konuştu:
“Erteleme ile etkin baş edebilmek için yapılmak istenen birçok iş ve hedefin öncelikle gerçekçi bir analizinin yapılması önemlidir. En az 5 ünite olan matematik dersinin son gecede çalışılarak sınava hazırlanılması pek de gerçekçi gibi görünmemektedir. Kendinize soracağınız ilk soru “Ben bu işi ne kadar zamanda bitirebilirim?” sorusudur. Size başlangıç noktanızın ne zaman olması gerektiği konusunda gerçekçi bir sonuç çıkaracak bu soru; erteleseniz dahi ne kadar erteleyebileceğiniz konusunda ortaya gerçekçi bir süre çıkaracaktır.
Bir ders, ödev veya proje için hazırlık yapacağınız zaman dikkat dağıtıcı etkenleri çevrenizden uzaklaştırmanız; çalışma sırasında konsantrasyonunuzu sağlamanıza yardım edecektir. Özellikle telefon, bilgisayar gibi materyaller ile sosyal medya gibi daima dikkatinizi ve merak duygunuzu yönlendireceğiniz etkenlerden uzak durmanızda fayda var.
Sabahları saati ertelemek, görüşeceğiniz bir kişi ile planlarınızı ertelemek, sizi arayan birini geri aramayı erteleme durumlarında ise görmekteyiz ki; çoğunlukla o iş yapıldıktan sonra huzurlu hissedilmekte ve mutlu olunmaktadır. Böyle durumlarda ise daha çok yapacağınız şeyin ardından karşınıza çıkacak durumu düşünmenizde fayda var ki; bu daha çok rahatlama, ferahlama ve mutluluk olacaktır.”
KAYNAK
Hayatımızın belli dönemlerinde karşımıza çok zor insanlar çıkar. Bazen bu sevgilimiz olabilir, bazen patronumuz, iş arkadaşımız, hatta aile üyelerimiz… Ortak noktaları acımasızca tutumlarıyla hayatımızı zehre çevirmeleridir. Sürekli olarak anlamlandıramadığımız duygusal dalgalanmalar ve zorluklar yaratırlar.
Bu kişilerin bazılarında psikolojik bir sorun olan narsistik kişilik bozukluğu olabilir. İlk bakışta kendini beğenmiş ve benmerkezci olarak algılanan bu kişilerin davranışlarının altında, aslında çok daha derin kişilik problemleri yatmaktadır.
Business Insider dergisi karşınızdakinin narsist olup olmadığını anlamanıza yardım etmek için, narsisistik davranış kalıplarına bakarak ekteki listeyi yayımlamış:
Çekicidirler ve şık giyinirler
Washington Üniversitesi’nden psikolog Simine Vazire'nin idare ettiği bir çalışmaya göre, narsistler genelde zarif ve fiziksel olarak çekici görülürler.
Diğer insanları aşağılamayı severler
Narsistler kendilerini üstün görmeye devam edebilmek için diğer insanları aşağılarlar.
"Hayranlık arayışı narsistler için bir uyuşturucu gibidir." diyor Johannes Gutenberg Üniversite'sinde psikolog olan Mitja D. Back, ve ekliyor, "Uzun süren arkadaşlıklarında narsistler yeterince alkış alamıyor ve arkadaşlık anlamını yitiriyor, bu yüzden de sonraki doz için sürekli yeni arkadaşlıklara yöneliyorlar.”
İnsanlara dediklerini yaptırmayı severler
Narsistler lider olmayı severler, çünkü böylece insanlara dediklerini yaptırabilir ve destek görmeye sürekli olarak duydukları ihtiyacı giderebilirler.
Duygularını dışa vurmazlar
Harvard Tıp psikoloğu Craig Malkin, "Bir insan karşısında duygulanmak, arkadaşların, ailenin, ya da ara sıra yaşanan üzücü olayların kişiyi etkileyebildiğini gösterir” diyor ve ekliyor: “Kendileri dışında bir şeyden etkilenmek, narsistlerin mükemmel irade algısına meydan okur.” Bu yüzden, narsistler kendi duygularından bahsetmekten nefret ederler ve konuşma sırasında konu duygulardan açılırsa, özellikle de kendi duygularından, konuyu hemen değiştirirler.
Her zaman kontrolün kendilerinde olmasını isterler
Duygularından konuşmaktan nefret ettikleri gibi, "Diğer insanların seçimlerinin merhametine kalmaya da dayanamazlar." diyor Malkin. “Bu durum, onlara yenilmez ve tamamen bağımsız olmadıklarını, hatta birinden bir şey istemeleri gerekebileceğini, daha da kötüsü insanların hayır diyebileceklerini hatırlatır.”
Bu yüzden öfke hissetmeden kontrolcü olabilirler. Romantik ilişkilerde narsistler, onay vermeyen bakışlarla, son anda yaptıkları plan değişiklikleriyle ve sürekli geç kalmalarıyla insanları kontrol eder. Bu, narsistlerin diğer insanların seçim yapma kabiliyetini ellerinden alma şeklidir.
Belirli kişileri yüceltirler
Malkin'e göre, narsistlerin ilişkilere bakış açısı şöyledir: "Eğer mükemmel birisine yakın olursam, belki mükemmelliklerinin birazı bana geçer ve ben de mükemmel olurum." Bu fikirden yola çıkarak, narsistler mükemmel buldukları insanlarla yakınlaşmaya çalışır. İster bir meslektaş, isterse hoşlandıkları biri olsun.
Havalı görünmek veya çıkar sağlamak için arkadaşlık kurarlar
Narsisistik erkekler ve kadınlar arkadaşlarını farklı şekilde seçerler.
Kadınlar değerli hissetmek için statü sahibi erkeklerle arkadaşlık kurarlar. Erkekler ise kadınları tavlarken onlara yardım edebilecek tipte erkekler ararlar.
İlişkilerde aldatırlar
Güney Alabama Üniversite'nden psikolog Joshua Foster ve Georgia Üniversite'nden W. Keith Campbell, narsisistler partnerlerinin ilişkiye sadık olduklarını düşündüklerinde aldatmaya daha meyilli olduklarını keşfetti.
Ayrıca diğer insanları alışık olmadıkları cinsel davranışlara ikna etmekten zevk alırlar.
Narsistlerin ilişkileri genel olarak 4 ay sürer
Keith Campbell, araştırmaları sonucunda insanların narsistlerin gerçek yüzünü 4 ayda gördüğünü, bu yüzden ilişkinin 4 ay civarı sürdüğünü keşfetti.
Kendilerini çok büyük görmüyorlarsa, içe dönük, aşırı duyarlı, savunmacı ve endişelidirler
Psikologlar narsisizmi iki yönlü görürler. Bir tarafta aşırı sinirli, yüksek sesli, empati kuramayan narsistler vardır. Ama narsisizmin bir de yumuşak tarafı da var. Gizli narsisizm denilen bu türün özellikleri ise içedönüklük, aşırı duyarlılık, savunuculuk ve endişeli olmaktır.
Narsisizmin iki hali de ortak bir çekirdeğe sahiptir. Bu çekirdeğin özellikleri kibir, küstahlık, kendi ihtiyaçlarına çok duyarlılık ve başkalarınınkini umursamamaktır.
Ebeveynleri tarafından çok takdir edilmiş ama aynı zamanda ihmal edilmişlerdir
Sigmund Freud'a göre ebeveynin çocuğa yeterince vakit ayırmaması ve aynı zamanda aşırı takdir göstermesi yetişkin narsisiszmi ile yakından ilgili. Burada kritik olan tutarsızlık, sadece ihmal veya sadece aşırı takdir etmeleri narsisistik kişilik bozukluğuna yol açmıyor.
Ebeveynin çocuğa karşı tutarsızlığı eninde sonunda "takdir görmeye karşı derin bir açlık" yaratıyor ve çocuğu narsisistik bir hayata itiyor.
KAYNAK
Son zamanlarda popülerliği giderek artan yetişkin boyama kitapları meditasyona alternatif olarak görülüyor. Sosyal medyada ve kitapçılarda örnekleriyle sık sık karşılaştığımız boyama kitaplarının insanları rahatlattığı uzmanlarca belirtiliyor.
En çok satan listelerinde karşımıza çıkan yetişkin boyama kitapları stresle başa çıkmanın yeni çözümü olarak görülüyor. Boyama kitapları bireyin yaratıcı potansiyelini kullanmasına sebep olurken aynı zamanda konsantrasyonu güçlendiriyor, stresi azaltıyor. Psikolog Antoni Martinez’e göre boyama kitapları çocukluğa dair anıları hatırlatıyor ve yaşamın çok daha kolay olduğu çocukluk günlerine dönüş hissiyatını doğuruyor. Matinez boyama sırasında sakin ve yaratıcı bir ruh haline girildiğini, sessiz bir ortamda dinlendirici bir müzikle boyamanın terapiye eşdeğer olduğunu söylüyor.
Klinik psikologlar Ben Michaelis ve Souris Hong’un yarattığı boyama kitabı “Outside the Lines(Çizgilerin Dışında)” en çok satanlar listesinde yer alan boyama kitaplarından biri. Kitabın yazarları boyama ve akıl sağlığı arasındaki ilişkinin daha da eskilere dayandığını söylüyor ve Carl Jung’ın da hastalarına mandala boyattığını hatırlatıyor. Budist inanışında önemli yer kaplayan mandala gibi sembollerin boyanması sırasında yapılan işe odaklanıldığında bilinçaltının rahatladığını iddia ediyorlar.
Kişinin hem rahatlamasını hem de sanatçı yönünü keşfetmesini sağlayan boyama kitapları içinizdeki çocuğu ortaya çıkarıyor. Piyasada pek çok farklı örneğiyle müşterilere sunulan boyama kitapları sonradan dekorasyon amaçlı da kullanılabiliyor.
KAYNAK
Üzgün olduğumuzda dünyayı gri ve kasvetli görmemizin bir nedeni olabilir. Renklerle ilgili yeni bir çalışmayla ruh halimiz ve renkleri algılamamız arasında doğrudan bir bağlantı olduğu ortaya çıktı.
RADİKAL – Canınız sıkkın olduğunda dünya genelde bunaltıcı, kasvetli ve gri gözükür. Moralinizin bozuk olması mavi rengini algılayışınızı değiştirebilir. ‘Psychological Science’ dergisinde yayınlanan yeni bir araştırmaya göre bir insanın duyguları ve renk algısı arasında doğrudan bir bağlantı var“Renk, deneyimlerimizin en önemli parçalarından biri” diyen raporun başyazarı Rochester Üniversitesi’nden psikolog Christopher Thorstenson, mutsuz insanların dünyanın ‘renksiz’ ve ‘gri’ olduğunu, mutlu insanların ise dünyanın ‘parlak’ ve ‘renkli’ olduğunu söylemesinin bir nedeni olduğunu anlattı.
RETİNAYA GELEN IŞIK AZALIYOR
Psikologlar, duyguların ‘düşük düzeyli görsel süreç’e etkisi olduğunu uzun zamandır biliyor. Görsel süreçte, beyinden gelen kimyasallar neyi nasıl gördüğümüzü etkiliyor. Üzüntü bu kimyasalın salgılanmasını azalttığı için retinaya giren ışığı azaltarak görsel kabiliyeti düşürüyor. Sıkkın bir ruh hali dopamin seviyesini düşürerek retinadaki nörotransmiterlere zarar veriyor. Depresyon da renklerin ayırt edilmesindeki zorluğa yani mutsuz bir insanın dünyayı daha puslu, daha bulanık görmesiyle ilişkilendiriliyor.
Deneyde insanlar iki gruba ayrılarak ‘hüzün’ rolü verilenler ‘Aslan Kral’ filminden hüzünlü bir sahne, ‘eğlence’ rolü verilenler de bir standup gösterisi izliyor. Sonrasında herkesten rengi solgunlaştırılarak rengi griye yakınlaştırılmış kırmızı , sarı, yeşil ve mavi bez parçalarına bakmaları isteniyor. Denekler renk tahminlerinin doğruluğuna göre puanlanarak ruh hali testine tabi tutuldu.
NASIL HİSSETTİĞİMİZ DÜNYAYI NASIL GÖRDÜĞÜMÜZÜ ETKİLİYOR
Sonuç olarak, üzgün insanlar mavi ve sarı renklerdeki gölgeleri ayırt etmekte zorlandı. Fakat ilginç bir şekilde, kırmızı ve yeşil renkleri görmekte bir sorun yaşamadılar. Bu da insanoğlunun evrimsel bir ihtiyaçtan kaynaklı, öfkeye tepki olarak kırmızı renk görme yöneliminden kaynaklanıyor olabilir.
Thorstenson ve ekibinin sadece mavi-sarı renk ekseninde görüş farklılıkları gözlemlemesi şans eseri değil. Üzgünlüğün kimyasal madde salgılanmasını azaltıp bütün renk görüşlerini etkilemesi bekleniyordu ama sonuçlar böyle olmadı. Ayrıca, üzgünlüğün görme duyumuzdaki dopamin seviyesini etkilemesi gelecekte üzerine çalışılacak konular arasına girdi. Thorstenson “Dopaminin, depresyon ve ADHD gibi ruh sağlığı bozukluklarında önemli rol oynuyor… Nasıl hissettiğimiz dünyayı nasıl gördüğümüzü gerçekten etkileyebilir” dedi. (TIME)
(Çeviri: Naz Vardar)
KAYNAK
Londra Üniversitesi Psikoloji Fakültesi'nden Carolyn McGettigan ve ekibinin araştırması beynin, gerçek ve sahte gülüşlere farklı tepki verdiğini gösterdi.http://www.canakkaleninsesi.com/haber/8412/beyin-sahte-gulusleri-algiliyor.html
Araştırmacılar katılımcılara, sosyal paylaşım sitesinde komik bir videoyu izlerken gülen bir kişinin sesini dinletti. Aynı kişinin sahte gülüşü de katılımcılarla paylaşıldı. Araştırmanın "gülüş algılamasıyla" ilgili olduğunu bilmeyen katılımcıların beyin görüntüleri incelendi.
Görüntülerde beynin sahte gülüşe farklı tepki verdiği belirlendi.
BEYNİMİZ SAHTE GÜLÜŞÜ ALGILAYABİLİYOR
Araştırmacılar ayrıca, beynin iki gülüşün farklı olduğunu algılamanın yanı sıra sahte gülüşün gerçek olmama nedenini de anlamaya çalıştığını vurguladı.
Dr. McGettigan, "Beynimizin başkalarının gerçekten mutlu olup olmadığını algılayabildiğini görmek harika" ifadesini kullandı.
İşte huzur veren, dinlendiren, sakinleştiren yeşil doğanın bir faydası daha! Doğaya ve yeşile bakmanın beyni güçlendirdiği kanıtlandıhttp://www.posta.com.tr/saglik/HaberDetay/Yesile-bakmak-beyni-calistiriyor.htm?ArticleID=284252
Avustralya’nın Melbourne Üniversitesi Psikoloji bölümü tarafından yürütülen araştırmada doğaya ve yeşile bakmanın beyni güçlendirdiği ortaya çıktı.
Araştırma ekibinden Kate Lee, sadece 40 saniye yeşile bakmanın bile beyin performasını, konsantrasyonu artırıp karar vermeyi kolaylaştırdığını bildirdi.
DOĞRU KARAR ALMADA BİLE ETKİLİ
Stresin beyin performansını doğrudan etkilediğini açıklayan uzmanlar, gün içinde açık alanlarda geçirilecek kısa zamanların bile psikolojiye büyük katkısı olduğunu söyledi.
Öte yandan ABD’de yapılan bir araştırmada ise gün içinde doğada geçirilecek 12 dakikanın doğru karar almada büyük katkı sağladığı belirlendi.













