Sigmund Freud Yeni Netflix Dizisinde Bir Seri Katilin Peşine Düşecek
Psikanalizin babası, kendi isminin verildiği Avusturyalı gerilim dizisi "Freud" da bir cinayet davasını çözmek için başrolde olacak.
Netflix'in destek verdiği dili Almanca olan Avusturya yapımı dizide, Freud, Sherlock Holmes tarzında bir hafiyeyi canlandıracak. 19. yüzyıl Viyanasında, genç Freud devrimci nitelik taşıyan teorileri yüzünden meslektaşları ve Avusturya toplumunun çoğu tarafından sert bir şekilde muhalefet edilmiştir. Freud tam bu zamanda adı çıkmış bir medyum olan Fleur Salomé ve asık suratlı savaş gazisi - polis müfettişi Alfred Kiss ile karşılaşır. Bu rastlantı sayesinde Freud farkında bile olmadan seri katil avının bir parçası olur ve seri katili yakalamak için Salomé ve Kiss ile birlikte çalışmaya başlar.
Marvin Kren'in yönetmenliğini yapacağı dizinin çekimlerine sonbaharda başlanacak ve dizi toplam 8 bölümden oluşacak. Dizi hem bir dönem dizisi görünümünde olacak hem de eş zamanlı görünümde olacak. Dizi bir Avusturya kanalı olan ORF'de yayınlanacak ve de Satel Film ile Bavaria Fiction dizinin prodüksiyonunu üstlenmekte. Buna ek olarak, ZDF Enterprises dizisinin uluslarası dağıtımcısı iken, Netflix de dizinin İngiltere, ABD, Almanya ve diğer uluslararası bölgelerde yayınlanması için haklarını almış bulunmakta.
2011 yapımlı "Tehlikeli İlişkiler" (A Dangerous Method) filminde Freud'u Danimarkalı oyuncu Viggo Mortensen canlandırmıştı. Bu dizide Freud'u kimin canlandıracağı ise büyük merak konusu.
Sıla Özgören
Trinity Laban Müzik ve Dans Konservatuvarı'nın Dans Bilimi Bölümü Başkanı Emma Redding, yaşlıların dans etmelerinin hem kemiklerini hem de psikolojilerini korumaya faydalı olacağını açıkladı.
"Dans ettiğiniz zaman normalde almadığınız fiziksel riskler alırsınız. Beden ağırlığınızı sağa-sola, öne-arkaya kaydırarak normalde yürürken yapmayacağınız hareketler yaparsınız" diyen Redding, bunun yaşlıların günlük hayatta hareket ederken kendilerine güvenlerini artıracağını ve bilek problemlerinin önüne geçeceğini belirtti.
The Times gazetesinden Tom Whippie'nin haberine göre Redding, dans etmenin yaşlılarda düşmenin önüne geçebileceğini söyledi.
Yaşlıların düşme kaynaklı rahatsızlıklarının İngiltere'deki Ulusal Sağlık Sistemi'ne yıllık yükü 2 milyar sterlin (yaklaşık 9 milyar TL) civarında.
Cheltenham Bilim Festivali'nde konuşan Redding dans etmenin psikolojik faydalarına da dikkat çekerken "Bu insanların arasında aylardır kimsenin dokunmadığı kişiler de var ve fiziksel temas onların özgüvenini artırabilir" dedi.
Bu yiyecekler psikolojinizi bozuyor! Yapılan araştırmalara göre tüketildiğinde insan psikolojisi üzerinde olumsuz etkiye neden olan yiyecekler belirlendi. Ruh halinizin aniden değişmesine anlam veremiyorsanız açıklanan listeye göz atmanızda fayda var. Psikolojinizi bozan yiyecekleri sizler için derledik, işte o liste…
Ruh haliniz üzerinde etkili olan faktörlerin sadece çevresel ve fizyolojik etkenler olduğunu düşünüyorsanız yapılan araştırmalar sizleri şaşırtacak. Bilimsel araştırmalar, günlük tükettiğiniz besinlerin de ruh halinize doğrudan etki ettiğini ortaya koyuyor. İşte tüketildiğinde sizi mutsuz edecek o yiyecekler...
Katı yağ ve margarin
İnsan sağlığı üzerinde olumsuz etkileri olduğu bilinen trans yağlar mutsuz olmanızın en büyük sebeplerinden birisi olabilir. Trans yağ yerine tereyağı kullanmayı deneyebilirsiniz.
Ambalajlı şekerler
Şekerlemeler göründüğünün tam zıttı olacak biçimde ruh halinizi olumsuz yönde etkiliyor. İçeriğinde birçok farklı zararlı madde barındıran ambalajlı şekerlemeler çocuklarda dikkat eksikliği ve hiperaktivite gibi sağlık sorunlarına da yol açıyor.
Fast food
Fast food ürünlerin vücudunuza verdiği zararları göz ardı ediyorsanız ruh haliniz üzerindeki etkisi sizi korkutmalı. Mutsuzluğa neden olduğu tespit edilen fast food ürünler, içerdiği yağlar ile de vücudun en büyük düşmanlarından birisi olarak görülüyor.
Mısır gevrekleri
Diyet yaparken tercih ettiğiniz mısır gevrekleri enerji vermesinin yanı sıra melankolik bir ruh haline bürünmenize de neden oluyor. İçeriğinde sanıldığından daha fazla miktarda şeker barındıran bu ürünleri diyet listenizden çıkarmanız uygun olacaktır.
Paket kuruyemiş ve kutu konserveler
Kuruyemiş severler için kötü haber! Kuruyemiş ve kutu konserve gibi hazır ürünler psikolojinizi olumsuz yönde etkileyen yiyeceklerin başında geliyor. Paket kuruyemişlerin içinde yer alan katkı maddeleri kişide yorgunluk, zayıflık gibi hislere neden oluyor.
Erkeklerin kalça büyüklüğüne bakmaksızın, optimum bel kıvrım açısına sahip kadınları tercih ettikleri görüldü.
Teksas Üniversitesi’nin yaptığı bir psikoloji çalışması; modern erkeğin bel kıvrımına sahip kadınlar tercihini, tarih öncesi etkilere ve evrimsel sürece dayandırarak bugünün güzellik standartlarına yeni bir ışık tutuyor.
Evolution and Human Behavior ‘da yayınlanan çalışmada; erkeğin eş seçiminde, kalçadan itibaren 45.5 derecelik bir kıvrımın kadın atalarda gebelik durumlarına yönelik daha iyi bir destek sağlayan “teorik olarak bel kıvrımının optimal açısına” sahip kadınları tercih ettikleri araştırıldı.
Teksas Üniversitesi’nde psikoloji profesörü olan David Buss, “Araştırmanın ilginç olan kısmı; insan morfolojisinin -burada bel kıvrımı oluyor- cinsel farklılıklarının özellikleri arasındaki sıkı ilişkiye ve evrimleşmiş çekicilik standartına dair bir başka bilimsel açıklama getiriyor oluşu. Bu da güzelliğin tamamen rastgele olmadığına ya da sosyal bilimlerde yaygın olarak inanılan “güzellik görecelidir” yaklaşımına dayanmadığına yönelik önemli deliller sunuyor ve aksine mantıksal bir uyuma sahip olduğunu destekliyor” diyor.
Erkeklerin en çekici bulduğu görüntü, optimum 45 derecelik bel kıvrımı
Bilimfili'nde "Erkeğin; Kadında Belirli Bir Vücut Tipini Seçmesinin Evrimsel Kökleri Var" başlığıyla yer alan habere göre, araştırma iki çalışmayı içeriyor. İlk olarak kadınların bellerindeki mevcut kıvrımı etkileyen omurlarla ilgili önemli bir özellik olan omursal kıvrıma bakıldı. Yaklaşık 100 erkek doğal spektrumda değişen omur kıvrımlarını gösteren; üzerinde oynanmış bazı görüntülerin çekiciliklerini oyladılar. Erkeklerin en fazla ilgi çekici buldukları görüntüler sonucu kadınların optimum bel kıvrımı 45 derece olarak varsayıldı.
Araştırmacılardan David Lewis,“Bu omur yapısı kadının hamile olduğunda vücut ağırlığını kalçası üzerinde dengelemesinin bir sonucu olabilir. Bu kadınlar; hamilelik sürecinde yiyecek arama noktasında daha aktif olarak yer alabileceklerdi ve omursal rahatsızlıklardan daha az etkileneceklerdi. Dolayısıyla; bu kadınları tercih eden erkek; seçtiği eşin kendi çocuğunu daha iyi bakabileceğini ve herhangi bir sakatlanma olmadan birden fazla hamilelik dönemi olabileceğini düşünür” diyor.
Erkekler kalça büyüklüğüne bakmaksızın, optimum bel kıvrım sahip kadınları tercih ediyor
İkinci çalışma ise; erkeklerin bu açıyı tercih etmelerinin sebebinin; bunun geniş kalçaları ortaya çıkardığı mı; yoksa gerçekten de omurların sahip olduğu bu açının kendisine mi dayalı sorusuna yönelikti.
Yaklaşık 200 erkeğe; değişik kalça büyüklüğü olan ancak omursal bükülmenin 45.5 derece olduğu kadınların görüntüleri gösterildi. Araştırma sonucunda; erkeklerin, kalça büyüklüğüne bakmaksızın, optimum bel kıvrım açısına sahip kadınları tercih ettikleri görüldü.
Makalenin yazarlarından Eric Russell; bu durumun erkeklerin, kalça ağırlıklarını dengeleyen belirli bir omursal kıvrım açısı gösteren kadınları tercih ettiklerini gösterdiğini söylüyor. Bu morfoloji ve erkeklerin buna bağlı psikolojik seçimi binlerce yılı aşkın bir evrimle ortaya çıkmış olabilir.
Lewis, “Çekicilik ölçülerimizi içeren, evrimsel süreç ile modern insanın psikolojisi arasındaki bu sıkı uyum; evrimsel yaklaşımın, yalnızca doğal bilimlere dair bilgimizi genişletme noktasında değil aynı zamanda sosyal bilimlere dair bilgimizi de genişleten bir kullanışlığa sahip olduğunun altını çiziyor” diyor.
KAYNAK
Amerikan Psikoloji Cemiyeti tarafından yapılan araştırmalara göre, evli kadınlar bekar kadınlara kıyasla yüzde 33 daha stresli.
Kronik stresin kişinin bedensel ve ruhsal bütünlüğünü tehdit ettiğini söyleyen Uzman Psikolog Selin Karabulut “Stres her yaştan insanı etkileyen bir durum ancak kronik stres diyebilmemiz için belirli bir yaşın üzerinde ve en az bir yıl aynı koşullarda bulunuyor olmak gerekiyor. Amerikan Psikoloji Cemiyeti’nin yaptığı araştırmalara göre kadınlar, özellikle de evli kadınların stres düzeyi bekar kadınlara göre yüzde 33 daha fazla” açıklamasında bulundu.
Kronik stres, yaşamın bir bölümünde veya yaşam boyu maruz kalınan travmaların yoğun çaresizlik, çözümsüzlük hissi ile birlikte yaşanması, sonucunda da kronikleşen bir endişe, korku ve panik hali.
Bazı kişilerin strese ve stresin olumsuz etkilerine daha yatkın olduğunu belirten Uzman Psikolog Selin Karabulut “Bu kişiler yaşadıkları olaylardan çok daha çabuk ve çok daha fazla olumsuz etkilenirler. Yapılan araştırmalar madenci, polis, gardiyan ve gazetecilerin, stresi daha çok deneyimlediklerini bildiriyor. İkinci sırada ise diş hekimi, doktor, hemşire gibi sağlık çalışanları bulunuyor” dedi.
Kadın ve erkekler strese farklı tepki veriyor
Stresle başa çıkma yolları ve kronik stresten kurtulmanın tedavisi stres faktörlerinin ne olduğuna, kişinin stresi nasıl yaratıp nasıl algıladığına ve işlevselliği nasıl etkilediğine göre farklılıklar gösterdiğine Uzman Psikolog Selin Karabulut “Bazen psikiyatrik ilaçlar kullanmak gerekebilir, artan kaygıyı azaltmak için psikoterapötik yöntemler fayda sağlayabilir.
Bunun dışında düzenli egzersiz yapma, dengeli beslenme, doğal yaşam ve stres faktörlerinden uzak durma oldukça önem taşır. Yapılan araştırmalar strese verilen tepkinin kadın ve erkeklerde farklı olabileceğini bildirir nitelikte.
Evli kadınlar daha stresli!
Özellikle ağlama-ağlayacak gibi olma kadınların yüzde 44’ü tarafından verilen bir tepki iken erkeklerin sadece yüzde 15’i bu tepkiyi veriyor. Evli kadınların stres düzeyi bekar kadınlara göre yüzde 33 daha fazla” şeklinde konuştu.
Stresi önlemek için neler yapılabilir?
KAYNAK
- Strese sebep olan durum, kişi veya işlerin tespit edilmesi
- Aşırı miktarlardaki endişe ve hırslardan uzak durmak
- Benzer durumlarda daha önceden işe yaramış stratejilerin gözden geçirilmesi
- Uzak durmak
- Uzak durulamıyorsa yol-yöntem değiştirmek. Aynı şekilde davranarak farklı sonuçlar beklememek
- Zaman, iş gücü ve para kaybı olan işlerden uzak durmak
- Sadeleşmiş bir yaşam sürmek
- Hayatı kolaylaştırıcı ip uçları elde etmek ve bunları uygulamak
- Beden sağlığımıza da özen göstermek
- Düzenli egzersiz yapmak
- Kısa ve uzun vadeli hedefler belirlemek, plan yapmak
- Günlük rutinin dışına çıkabilmek, mümkünse doğala yakın yaşayabilmek
- Sevgiyi yaşamak, artırmak ve paylaşmak
Çocuğunuz arkadaşlarını ısırıyorsa sebebi dikkat çekme isteği olabilir. Çocuklar özellikle arkadaş ortamında, anne babanın başka çocuklarla ilgilenmesini kıskanıp dikkatini kendi üzerine çekmek için arkadaşlarını ısırabilir.
Çocuğunuz arkadaşlarını ısırıyorsa bu ne anlama gelir?
Psikolog Levent Erdem, anne babalara uyarılarda bulundu. "Çocuğunuz arkadaşlarını ısırıyorsa sebebi dikkat çekme isteği olabilir" diyen Erdem, Çocukların özellikle arkadaş ortamında, anne babanın başka çocuklarla ilgilenmesini kıskanıp dikkatini kendi üzerine çekmek için arkadaşlarını ısırabileceğini, 2 yaşından büyük çocuklarda bunun mutlaka dikkatle takip edilmesi gerektiğini söyledi.
2 yaşından daha büyük çocuklarda görülen ısırma davranışının altında duygusal ve çevresel nedenler yatabileceğinin altını çizen Erdem, "Isırma davranışın altındaki nedenin araştırılması gerekir. Örneğin, çocuğun sıkıldığı aktiviteleri çok yapmak, bir alışveriş merkezinde tüm günü geçirmek ve çocuğa alışkın olmadığı koku, ses ve diğer uyarıcılara maruz bırakmak.
Bu durumda çocukta bir enerji birikmesi olacak ve bunu boşaltmak isteyecektir. Isırma bunun bir davranışsal sonucu olabilir. Veya memnun olmadığı başka bir durum, anne babanın aşırı hassasiyet göstermesi ve çocuğun bunu bir dikkat çekme davranışı yapması da karşılaşılan bir durumdur” şeklinde konuştu.
"Çocuğunuzun enerjisini harcamasına izin vermelisiniz"
Bu ve benzer enerji birikmesi, sıkılma, dikkat çekme isteği durumlarında duygularını dışa vuran çocuklara nasıl yaklaşmak gerektiğinin de önemli olduğunu vurgulayan Erdem, şöyle devam etti:
"Önce sakin olun ve sinirlenmeyin, bağırmayın tepkilerinizi kontrol edin. Bu sırada çocuğu da sakinleştirin. Ona sarılmak iyi bir yaklaşım olabilir. Sonuçla yüzleştirin. Davranışın güzel ve uygun bir davranış olmadığını söyleyin. Davranışın sonucunu söyleyin. Örneğin, 'Isırdığın arkadaşının canı çok acır, senin de canın acıdığında nasıl olduğunu hatırla. Arkadaşlarının canını acıtmak güzel bir davranış değil' gibi bir cümle söyleyebilirsiniz.
Ceza vermek yerine anladığınızı hissettirin. Çocuğu özellikle arkadaşlarının içinde rencide edecek doğrudan cezalardan uzak durun. Örneğin 'Bu kadar sinirlenecek durumu bana da söyler misin? Sana yardım etmek istiyorum.' gibi bir cümle söyleyebilirsiniz. Konuşturun ve çözüm üretin. Anlatmasını isteyin neler olduğunu ve neden sinirlenip ısırdığını. Bunu kısaca anlatmasını sağlayın.
Arkadaşını “oyuncağını aldı diye” ısırdıysa ona çözüm önerisi sunun. Örneğin 'Mehmet bu durumda arkadaşını ısırmak yerine oyuncağını vermek istemediğini söylesen daha iyi olur.' Önlem alın. Çocuğunuzun enerjisini harcamasına izin verin, çok sıkıldığı ortamlara uzun süre maruz bırakmayın, küçük ve basit konularda kendi seçimini yapmasına fırsat tanıyın. Çocuğunuzun ısırma davranışını durduramıyorsanız bir gelişim psikoloji uzmanına başvurmanızda yarar vardır, unutmayın.”
KAYNAK
Aynı anda birçok işi yapmak bir yana, kolayca dikaktimizin dağılması ve kesintiye uğrama alışkanlığımız beynimizi oumsuz etkiliyor.
1990'larda anlık mesajlaşma popüler olduğunda Judi Wineland pek hoşnut değildi. Sohbet pencerelerinin sürekli açılması günlük işlerini zorlaştırıyordu. Ama bu mesajlaşmanın ofisteki diğer çalışanları, özellikle gençleri etkilediği söylenemezdi.
"Bu gençlerin aynı anda birçok işi yaptığını gördükçe acaba bende bir sorun mu var diye merak etmeye başladım" diye yakınıyor ABD'de iki seyahat şirketi işleten Wineland.
Ama aynı anda birçok iş yapamamasının avantajı olduğunu, bu şekilde şirketi daha iyi yönettiğini fark etmişti.
İş günümüz e-posta, cep mesajları, toplantılar, yardıma ihtiyacı olan iş arkadaşları gibi sürekli kesintiye yol açan şeylerle doludur. Birçok şirket açık ofis gibi yöntemlerle bizleri anında gelişen diyaloglar ortamına iter ve aynı anda birçok işi yapmaya teşvik eder.
Fakat birçok araştırmacı aynı anda birçok iş yapmaya çalışmanın verimi düşürdüğünü söylüyor. Bir tek iş üzerinde yoğunlaştığımızda daha fazla iş yapıyoruz.
Çünkü beynimiz bir anda bir iş yapacak şekilde donanımlıdır. Aynı anda birçok işi yaptığımızı düşünsek de aslında böyle olmamakta, beynimiz sürekli bu işler arasında gidip gelmektedir.
Bu ise beyni yormakta, bilişsel becerisini düşürmektedir. 2007'de yapılan bir araştırma, çalışmaların üç dakikada bir e-posta vb. vesilelerle sürekli kesintiye uğradığını ortaya koydu. Bu şekilde kaybedilen zaman, yaratıcılık azalması, hata ve yorgunluk ise 50 bin çalışanı olan bir şirkete yılda 1 milyar dolara mal oluyor.
Texas Üniversitesinde Beyin Sağlığı Merkezi'nin kurucusu Dr Sandra Bond Chapman'a göre, aynı anda birçok işi yapmaya çalışmak yüzeysel düşünmeye, yaratıcılık eksikliğine, hatalara ve gereksiz bilgiyi eleyememeye neden oluyor. Çünkü beyin bir anda birçok iş yapacak şekilde donanımlı değildir ve bunu uzun süre yapmaya çalışmak stresi artırdığı gibi depresyona ve entelektüel kapasitenin azalmasına da yol açıyor.
Fakat aynı anda birçok iş yapmaya çalışmanın etkili olmadığına dair oldukça fazla veri olsa da eski alışkanlıklar yeni teknolojilerle birleştiğinde birçok işyerinde bu yöntem hakim olmaya devam ediyor.
California Üniversitesi'nden Dr Christine Carter bu yöntemin insanda sürekli meşgul ve üretken olma hissi yarattığı için tercih edildiğini düşünüyor. "Ofiste ne kadar çok zaman harcarsanız o kadar iyi işçisiniz gibi yanlış bir inanç hakim" diyor.
Carter bu inancın kaynağını, fabrika ve ofise giriş-çıkışın kart basma yöntemiyle yapıldığı sanayileşme döneminin dorukta olduğu günlere bağlıyor. O zamanlar insanlar eve dönünce işle bağlantıları kesilirdi. "Laptop ve e-postanın ortaya çıkmasıyla bu durum alt üst oldu" diyor Carter.
Chapman'a göre ise "teknoloji beynimizi sürekli kesintiye uğramaya alıştırıyor, yeni bir e-posta ya da sosyal medya mesajı geldiğine işaret eden sinyali bekler oluyoruz". Yani diğer bütün bağımlılıklar gibi, kesintilerin bize zararı olduğunu bildiğimiz halde kafamızı kurcalamaya devam ediyor.
Ancak Carter bile bilmesine rağmen, aşırı çalışma nedeniyle hastaneye düşünceye kadar aynı anda birçok iş yapma çabasına son verememiş.
"Toplum olarak dağınık beyin sendromundan mustaribiz" diyor 'Singletasking' (Tek İş Üzerinde Yoğunlaşma) kitabının yazarı Devora Zack. "Hem iş hayatımızda hem özel hayatımızda bu durum yaygın."
KAYNAK / İNGİLİZCE VERSİYONU
Saville Consulting ve Türkiye ortağı Assessment Systems İngiltere ve Türkiye’deki yeni mezun profilini ortaya koymak üzere Wave® Profesyonel Tarzlar Envanterini uyguladıkları bir çalışma yaptılar.
Birçoğumuz “yetenek savaşları” kavramına aşinayız. Sınırlı sayıda yetenek var ve firmalar bu yetenekler için birbirleriyle amansız bir rekabet içinde. Yeteneği cezbetmek ve elde tutmak, günümüz İK profesyonellerinin ana gündem maddeleri arasında ilk sıralarda yer alıyor. OECD’nin son verilerine göre Türkiye, yetenek açığı yaşayan ülkeler arasında %63’lük oranla 4. sırada, yani Türkiye’de firmaların %63’ü nitelikli çalışan bulmakta zorlanıyor. Dünya Ekonomik Forumu’nun bu yıl yayınladığı “İşlerin Geleceği” raporu, 4. Endüstri Devrimi ile birlikte bugün önemli sayılan niteliklerin üçte birinden fazlasının 2020 yılı itibarıyla değişmiş olacağını öngörüyor.
Bu veriler ışığında, uzman pozisyonlarında, orta ve üst kademe yönetici pozisyonlarında yetenek savaşlarının daha da hız kazanacağını tahmin etmek zor değil. Yeni mezun pozisyonları için de durum aynı. İşe alım uzmanları, genel olarak aradıkları niteliklere uygun yeni mezun bulamadıklarını dile getiriyor.
Peki, işe alım uzmanları yeni mezunlarda ne arıyor da bulamıyor?
Yeni mezun profili ile şirketlerin yeni mezunlarda aradıkları birbirini tutmuyor!
Endüstriyel psikoloji alanında bir otorite olarak kabul edilen Prof. Peter Saville’in kurucusu olduğu Saville Consulting’in İngiltere’de yeni mezunlar üzerinde gerçekleştirdiği araştırmaya göre işe alım uzmanları, yeni mezunlarda öncelikli olarak şu özellikleri arıyor: “Değişime Uyum”, “İlişki Kurma”, “Yenilik Yaratma”, “Dayanıklılık Sergileme”. Araştırma kapsamında yeni mezunlara Peter Saville tarafından geliştirilen Wave® Profesyonel Tarzlar Envanteri uygulandı. Envanter sonuçlarına göre İngiltere’deki yeni mezunların güçlü özellikleri ise şöyle sıralanıyor: “Sorunları Değerlendirme”, “Yenilik Yaratma”, “İlişki Kurma”, “Sorunları İnceleme”. İngiltere’de yeni mezun pozisyonları için işe alım uzmanlarının öncelikleri ile yeni mezun profili %100 uyuşmuyor. Hatta işe alım uzmanlarının öncelikle aradığı özellikler arasında yer alan Dayanıklılık Sergileme ve Değişime Uyum özelliği, yeni mezunların güçlü değil, gelişime açık özellikleri arasında yer alıyor.
Türkiye’deki yeni mezunlar sorunları değerlendirme ve ayrıntıları işlemede güçlü
Saville Consulting’in Türkiye temsilcisi olan Assessment Systems da Türkiye’deki yeni mezunların profilini ortaya koymak için, 295 yeni mezuna Wave® Profesyonel Tarzlar Envanteri’ni kullandı. Epsom Projesi olarak bilinen bilimsel araştırmanın sonuçlarına göre iş performansını tahmin etme gücü en yüksek kişilik envanteri olan Wave® Profesyonel Tarzlar Envanteri; 4 küme altında, 12 bölümde toplam 36 kişilik boyutunu ve 108 özelliği ölçüyor.
295 yeni mezunun envanter sonuçlarını incelendiğinde Türkiye’deki yeni mezunların güçlü yönleri şu şekilde sıralanıyor: “Sorunları Değerlendirme”, “Ayrıntıları İşleme”, “Sorunları İnceleme” ve “Görevleri Yapılandırma”. Yeni mezunların gelişime açık yönleri ise şöyle: “Dayanıklılık Sergileme”, “İlişki Kurma”, “Değişime Uyum”, “Destek Verme”.
Türkiye’de yeni mezunlardan “Değişime Uyum”, “Dayanıklılık” ve “İlişki Kurma” bekleniyor
Türkiye’deki işe alım uzmanlarının yeni mezunlarda hangi özellikleri aradığını gösteren bir araştırma henüz mevcut değil. Ancak konuyla ilgili görüşlerini alınan tecrübeli işe alım uzmanları, bazı noktalarda hemfikir. Görüşülen tüm işe alım uzmanları, yeni mezunlarda öncelikli olarak “Değişime Uyum”, “Dayanıklılık Sergileme” ve “İlişki Kurma” yetkinliklerinin gelişmiş olmasını beklediklerini belirtiyor.
Türk ve İngiliz işe alım uzmanlarının ayrıştığı önemli bir nokta var: İngiliz uzmanlar, yeni mezunların “Yenilik Yaratma” yetkinliğinin gelişmiş olmasını beklerken görüşü alınan birçok Türk işe alım uzmanı, “Yenilik Yaratma”nın -eğer pozisyon için çok kritik değilse- yeni mezunları değerlendirirken özellikle aradıkları bir yetkinlik olmadıklarını dile getiriyor. Hatta uzmanların bir kısmı, bu yetkinliğin çok gelişmiş olmasının yeni mezun pozisyonları için çok tercih edilen bir durum olmadığını da belirtiyor.
Sorunları anlıyoruz ama çözemiyoruz
Assessment Systems CEO’su Levent Sevinç, tüm veriler birlikte değerlendirildiğinde “yetenek savaşları”nın yeni mezun pozisyonlarında da kızışmaya devam edeceğini söylüyor. Sevinç, sonuçların satır aralarını da ortaya koyuyor;
“Sorunları Değerlendirme” ve “Sonuçları İnceleme” Türkiye’deki yeni mezunların güçlü yönleri arasında ancak yeni mezunlar, “Yenilik Yaratma” konusunda aynı derecede güçlü değiller. Wave® Profesyonel Tarzlar Envanteri’nde “Sorunları İnceleme, Sorunları Değerlendirme ve Yenilik Yaratma” yetkinlikleri, “Problem Çözme”nin alt boyutlarını oluşturuyor. Buna göre yeni mezunlar sorunları anlamak konusunda son derece iyi ama sorunları çözmek için gerekli olan yeni fikirler üretme, olasılıkları araştırma, strateji geliştirme gibi konularda o kadar da iyi değil.
“Yenilik Yaratma” hem İngiltere’deki yeni mezunların güçlü yönleri arasında hem de İngiliz işe alım uzmanlarının öncelikli olarak aradığı özellikler arasında yer alıyor. Belki bizlerin de soruları anlamanın çözmeye yetmediğini kabul etmesi ve bu konuya eğilmesi gerekli. Türk yeni mezunların “Yenilik Yaratma” yetkinliğinin nasıl geliştirilebileceği konusu, iş dünyasının gündeminde yerini almalı.
“Dayanıklılık Sergileme”, “Değişime Uyum” ve “Destek Verme” yetkinlikleri, Wave® Profesyonel Tarzlar Envanteri’nin “Yaklaşımlara Uyum” kümesinin alt boyutlarını oluşturuyor. Diğer bir deyişle, yeni mezunların çatışmaları çözüme kavuşturma, pozitif düşünme, değişimi benimseme, insanları anlama, onlara değer verme ve takım çalışması gibi konularda kendilerini geliştirmeleri gerekiyor.
İngiltere
Güçlü Yönler:
- Sorunları Değerlendirme
- Yenilik Yaratma
- İlişki Kurma
- Sorunları İnceleme
- Dayanıklılık Sergileme
- Liderlik Sağlama
- Değişime Uyum
- Başarıya Ulaşma
Türkiye
Güçlü Yönler:
- Sorunları Değerlendirme
- Ayrıntıları İşleme
- Sorunları İnceleme
- Görevleri Yapılandırma
- Dayanıklılık Sergileme
- İlişki Kurma
- Değişime Uyum
- Destek Verme
KAYNAK
Psikoterapist / Aile Çift ve Evlilik Terapisti Uzmanı Psikolog Naciye Tokaç, erteleme hastalığına dikkat çekerek, “Sık sık yapmanız gereken işlerinizi, faaliyetlerinizi erteliyor, kendinizi daha sonra yaparım derken buluyorsanız erteleme hastalığınız olabilir” dedi.
Ertelemenin bir diğer nedeninin ise depresyon olduğunu ifade eden Tokaç, “Çoğu kişi öğrencilik yıllarında ödevlerini son güne bırakmış, sınavlara son gece hazırlanmıştır. Bu durumun öğrencilik dönemlerine özgü olduğunu düşünüyorsanız aile, iş, sosyal hayat ve ikili ilişkilerinizdeki tepkilerinizi gözden geçirerek tekrar düşünebilirsiniz.
Sabahları çalar saatinizi ertelediğiniz için işinize geç kaldığınız, bitirmeniz gereken projeyi son güne bıraktığınız için yetiştiremediğiniz yada istediğiniz gibi yapamadığınız, yazlık kışlıklarınızı ayırmayı ertelediğiniz için dolabınızın dolup taştığı olmuştur.
Buraya kadar söylediklerimizi birçok kişi zaman zaman yapmaktadır. Herkesin okuyacağı kitaplar, izleyeceği filmler, gideceği yerler, sevdikleri için yapmak istediği şeyler listeleri uzayıp gitmektedir. Telefonu çaldığında sonra ararım diye erteleyenler, görüşme taleplerini ertelemeler sıklıkla yapılmaktadır. Ancak daima yapılan bu ertelemeler, yapılacaklar listesi zaman geçtikçe artar gider” diye konuştu.
Ertelemeyi aslında hiç kimsenin yapmak istemediği, hatta ertelemeden yaptığında iç huzurunun olduğu ve işler bitince ise oldukça mutlu hissettiği bir durum olduğunu kaydeden Psikolog Naciye Tokaç, “Ertelemenin birçok nedeni olmakla birlikte en önemlisi mükemmeliyetçi yapıdır. Mükemmeliyetçi bireyler herhangi bir işe başlamak için tüm şartların oluşmasını bekler ancak çoğu zaman şartlar işe koyulduktan sonra tamamlanır. Bu beklenti işe başlamayı geciktirdiği gibi başlanan işlerin ise tamamlanmasını erteler.
Ertelemenin bir diğer nedeni ise depresyondur. Depresyondaki kişi yaşam enerjisini kaybetmiş, eski yaptıklarından zevk alamayan ve isteksizdir. Bu durum kişinin sorumluluğu olan konularda bile kendini gösterir. Kişi eskiden zevk aldığı faaliyetleri, yapması gereken sorumluluklarını yapmakta zorlandığından son ana kadar ertelemeyi tercih edecektir. Bir diğer önemli neden ise; kişinin yapacağı şeye nereden ve nasıl başlayacağı ve kendisinden beklenenin tam olarak ne olduğu konusunda yaşadığı belirsizlik ve kararsızlıktır.
Her insan belirsizlikten hoşlanmaz. Bunun için de başına gelebilecekler hakkında önceden önlem almaya ve geleceği hakkında yatırım yapmaya çalışır ki başına gelebilecek olumsuz durumlara hazırlıklı olabilsin. İşte bunu yapamadığı ve belirsiz bir durum içinde kaldığı durumlarda ise çözümü ertelemekte bulur. Oysa ki ertelemek sorunu kemikleştirerek çözümü imkansız hale getirecektir” şeklinde konuştu.
Tokaç, “Ertelemek aslında bir alışkanlık olsa da yapılma sıklığı ertelemenin patolojik bir hal almasını ve artık Procrastination olarak anılmasını sağlar. Patolojik ertelemek en küçük işlerden en büyük işlere kadar hayati önemi olan işlerde bile sürekli gerçekleşen ve kişinin kontrolünde olmayan bir bozukluktur. Ancak patolojik durumda olunmasa da ertelemek sıklıkla karşılaştığımız ve kişinin hayatını oldukça olumsuz etkileyen bir durumdur. Ertelenen şeye başlamak kişi için ne kadar zor ve istenmeyen bir durum ise ertelenen şeyin yapılmadığında ortaya çıkan durumu da istememektedir” dedi.
Psikoterapist / Aile Çift ve Evlilik Terapisti Uzmanı Psikolog Naciye Tokaç, erteleme durumu değerlendirildiğinde eğer patolojik erteleme yani Procrastination bozukluk olduğunu düşünenler için psikolojik destek alınması tavsiyesinde bulunarak şöyle konuştu:
“Erteleme ile etkin baş edebilmek için yapılmak istenen birçok iş ve hedefin öncelikle gerçekçi bir analizinin yapılması önemlidir. En az 5 ünite olan matematik dersinin son gecede çalışılarak sınava hazırlanılması pek de gerçekçi gibi görünmemektedir. Kendinize soracağınız ilk soru “Ben bu işi ne kadar zamanda bitirebilirim?” sorusudur. Size başlangıç noktanızın ne zaman olması gerektiği konusunda gerçekçi bir sonuç çıkaracak bu soru; erteleseniz dahi ne kadar erteleyebileceğiniz konusunda ortaya gerçekçi bir süre çıkaracaktır.
Bir ders, ödev veya proje için hazırlık yapacağınız zaman dikkat dağıtıcı etkenleri çevrenizden uzaklaştırmanız; çalışma sırasında konsantrasyonunuzu sağlamanıza yardım edecektir. Özellikle telefon, bilgisayar gibi materyaller ile sosyal medya gibi daima dikkatinizi ve merak duygunuzu yönlendireceğiniz etkenlerden uzak durmanızda fayda var.
Sabahları saati ertelemek, görüşeceğiniz bir kişi ile planlarınızı ertelemek, sizi arayan birini geri aramayı erteleme durumlarında ise görmekteyiz ki; çoğunlukla o iş yapıldıktan sonra huzurlu hissedilmekte ve mutlu olunmaktadır. Böyle durumlarda ise daha çok yapacağınız şeyin ardından karşınıza çıkacak durumu düşünmenizde fayda var ki; bu daha çok rahatlama, ferahlama ve mutluluk olacaktır.”
KAYNAK
Hayatımızın belli dönemlerinde karşımıza çok zor insanlar çıkar. Bazen bu sevgilimiz olabilir, bazen patronumuz, iş arkadaşımız, hatta aile üyelerimiz… Ortak noktaları acımasızca tutumlarıyla hayatımızı zehre çevirmeleridir. Sürekli olarak anlamlandıramadığımız duygusal dalgalanmalar ve zorluklar yaratırlar.
Bu kişilerin bazılarında psikolojik bir sorun olan narsistik kişilik bozukluğu olabilir. İlk bakışta kendini beğenmiş ve benmerkezci olarak algılanan bu kişilerin davranışlarının altında, aslında çok daha derin kişilik problemleri yatmaktadır.
Business Insider dergisi karşınızdakinin narsist olup olmadığını anlamanıza yardım etmek için, narsisistik davranış kalıplarına bakarak ekteki listeyi yayımlamış:
Çekicidirler ve şık giyinirler
Washington Üniversitesi’nden psikolog Simine Vazire'nin idare ettiği bir çalışmaya göre, narsistler genelde zarif ve fiziksel olarak çekici görülürler.
Diğer insanları aşağılamayı severler
Narsistler kendilerini üstün görmeye devam edebilmek için diğer insanları aşağılarlar.
"Hayranlık arayışı narsistler için bir uyuşturucu gibidir." diyor Johannes Gutenberg Üniversite'sinde psikolog olan Mitja D. Back, ve ekliyor, "Uzun süren arkadaşlıklarında narsistler yeterince alkış alamıyor ve arkadaşlık anlamını yitiriyor, bu yüzden de sonraki doz için sürekli yeni arkadaşlıklara yöneliyorlar.”
İnsanlara dediklerini yaptırmayı severler
Narsistler lider olmayı severler, çünkü böylece insanlara dediklerini yaptırabilir ve destek görmeye sürekli olarak duydukları ihtiyacı giderebilirler.
Duygularını dışa vurmazlar
Harvard Tıp psikoloğu Craig Malkin, "Bir insan karşısında duygulanmak, arkadaşların, ailenin, ya da ara sıra yaşanan üzücü olayların kişiyi etkileyebildiğini gösterir” diyor ve ekliyor: “Kendileri dışında bir şeyden etkilenmek, narsistlerin mükemmel irade algısına meydan okur.” Bu yüzden, narsistler kendi duygularından bahsetmekten nefret ederler ve konuşma sırasında konu duygulardan açılırsa, özellikle de kendi duygularından, konuyu hemen değiştirirler.
Her zaman kontrolün kendilerinde olmasını isterler
Duygularından konuşmaktan nefret ettikleri gibi, "Diğer insanların seçimlerinin merhametine kalmaya da dayanamazlar." diyor Malkin. “Bu durum, onlara yenilmez ve tamamen bağımsız olmadıklarını, hatta birinden bir şey istemeleri gerekebileceğini, daha da kötüsü insanların hayır diyebileceklerini hatırlatır.”
Bu yüzden öfke hissetmeden kontrolcü olabilirler. Romantik ilişkilerde narsistler, onay vermeyen bakışlarla, son anda yaptıkları plan değişiklikleriyle ve sürekli geç kalmalarıyla insanları kontrol eder. Bu, narsistlerin diğer insanların seçim yapma kabiliyetini ellerinden alma şeklidir.
Belirli kişileri yüceltirler
Malkin'e göre, narsistlerin ilişkilere bakış açısı şöyledir: "Eğer mükemmel birisine yakın olursam, belki mükemmelliklerinin birazı bana geçer ve ben de mükemmel olurum." Bu fikirden yola çıkarak, narsistler mükemmel buldukları insanlarla yakınlaşmaya çalışır. İster bir meslektaş, isterse hoşlandıkları biri olsun.
Havalı görünmek veya çıkar sağlamak için arkadaşlık kurarlar
Narsisistik erkekler ve kadınlar arkadaşlarını farklı şekilde seçerler.
Kadınlar değerli hissetmek için statü sahibi erkeklerle arkadaşlık kurarlar. Erkekler ise kadınları tavlarken onlara yardım edebilecek tipte erkekler ararlar.
İlişkilerde aldatırlar
Güney Alabama Üniversite'nden psikolog Joshua Foster ve Georgia Üniversite'nden W. Keith Campbell, narsisistler partnerlerinin ilişkiye sadık olduklarını düşündüklerinde aldatmaya daha meyilli olduklarını keşfetti.
Ayrıca diğer insanları alışık olmadıkları cinsel davranışlara ikna etmekten zevk alırlar.
Narsistlerin ilişkileri genel olarak 4 ay sürer
Keith Campbell, araştırmaları sonucunda insanların narsistlerin gerçek yüzünü 4 ayda gördüğünü, bu yüzden ilişkinin 4 ay civarı sürdüğünü keşfetti.
Kendilerini çok büyük görmüyorlarsa, içe dönük, aşırı duyarlı, savunmacı ve endişelidirler
Psikologlar narsisizmi iki yönlü görürler. Bir tarafta aşırı sinirli, yüksek sesli, empati kuramayan narsistler vardır. Ama narsisizmin bir de yumuşak tarafı da var. Gizli narsisizm denilen bu türün özellikleri ise içedönüklük, aşırı duyarlılık, savunuculuk ve endişeli olmaktır.
Narsisizmin iki hali de ortak bir çekirdeğe sahiptir. Bu çekirdeğin özellikleri kibir, küstahlık, kendi ihtiyaçlarına çok duyarlılık ve başkalarınınkini umursamamaktır.
Ebeveynleri tarafından çok takdir edilmiş ama aynı zamanda ihmal edilmişlerdir
Sigmund Freud'a göre ebeveynin çocuğa yeterince vakit ayırmaması ve aynı zamanda aşırı takdir göstermesi yetişkin narsisiszmi ile yakından ilgili. Burada kritik olan tutarsızlık, sadece ihmal veya sadece aşırı takdir etmeleri narsisistik kişilik bozukluğuna yol açmıyor.
Ebeveynin çocuğa karşı tutarsızlığı eninde sonunda "takdir görmeye karşı derin bir açlık" yaratıyor ve çocuğu narsisistik bir hayata itiyor.
KAYNAK
*Bu haber "Sıla Özgören" tarafından Türkçe'ye çevrilmiştir. Bu yazıyı yeniden yayınlamak ya da alıntı yapmak isterseniz lütfen bu sayfayı ve blogu kaynak olarak gösteriniz. Yazının orijinal versiyonu aşağıda yer almaktadır.
KAYNAK/SOURCE
Sessiz Norman Bates senin tüylerini ürpertebilir ve ete susamış Hannibal Lecter tenini karıncalandırabilir. Ama bir grup psikiyatriste göre, bu adamlar, Hollywood'un en gerçekçi psikopatları değillerdir. Hatta, hiç psikopat bile olmayabilirler.
Kabaca tanımlayacak olursak, psikopatlar, merhametsizliğin ve şiddetin değişiklik gösteren bir kombinasyonudur. En uç noktadaki psikopatlar, bizlerin dişlerimizi fırçalarken hissettiğimiz bir duygu gibi duyguyla kurbanlarını yaralarlar, pişmanlık duymadan öldürürler. Bu "klasik" ya da "idiyopatik" psikopatlık diye bilinmektedir ama bazen bu bozukluk daha gizli olabilir, ille de şiddete yanaşmayan düzgün konuşan manipulatif kimseler gibi.
2014 yılında, Belçikalı Psikiyatri Profesörü Samuel Leistedt hangi film karakterlerinin bu özellikler ile en iyi özdeşleştiğini bulup ortaya çıkarmak istedi. Herhangi bir film tutkunun yapacağı gibi, arkadaşlarından 10'unu 3 yıl boyunca 400 film izlemek için yardıma çağırdı. Filmler, neredeyse bir asır boyunca, 1915'ten 2010'a kadar yayılmıştı. Ekip bütün filmleri izlemeyi bitirdiğinde, ellerinde 105'inin erkek olduğu 126 psikopat karakter mevcuttu.
Sonuçlandırdıkları analiz şudur:
En Gerçekçi Psikopatlar
- Anton Chigurh, İhtiyarlara Yer Yok/No Country for Old Men : Javier Bardem'in "İhtiyarlara Yer Yok" filmindeki karakteri, Leistedt ve meslektaşları tarafından klasik psikopat olarak tanımlanmıştır. Cinayeti olağanüstü normal bir şeymiş gibi karşılamış ve hiç irkilmeden onunla özdeşleşmiş olan tabancasını boşaltırken mükemmel derecede mutlu hissetmiştir. Leistedt söyle yazmıştır: "O, herhangi bir duyguya ya da hümaniteye karşı fiilen dayanıklıdır ve bunlara karşı koymaktadır."
- Hans Beckert, Bir Şehir Katilini Arıyor/M : 1931 Alman filmi olan M'deki Peter Lorre'nin çocuk katili karakteri, Leistedt'in ve meslektaşlarının gözlemlediği gibi, şu an bir çocuk predatörüne ait olduğu düşünülen özelliklerle somutlaşmıştır. Onların yazdığına göre "Lorre, ritüel bir şekilde çocukları katletme dürtüsüyle yanan dış görünüşte sıradan bir adam olarak görünen Beckert'i canlandırmaktadır". Çoğunluğun genelde sosyopat olarak nitelendireceği bu karaktere büyük olasılıkla Psödopsikopat tanısı konulacaktır. Karakterin vahşiliği, psikozu belirtmektedir.
- Henry Lee Lucas, Henry: Bir Seri Katilin Portresi/Henry: Portrait of a Serial Killer : Kaba bir tabirle, ülke genelinde işlediği yüzlerce cinayeti itiraf eden Texas'lı bir adam olan Henry Lee Lucas'ın gerçek hikayesine dayalı 1990 yılının filminde dehşet veren seri katilin kararsız hayatı kronolojik bir şekilde anlatılmaktadır. Leistedt, karakterin, ileriyi planlama beceriksizliğininin, karakterin çok çalkantılı olan özel hayatı ve kötü aile ilişkileriyle bağlantılı olduğunu ve bunun, onu ders kitaplarında işlenen bir idiyopatik psikopat yaptığını savunmaktadır.
Gerçeklikle Bağdaşmayanlar
Patrick Bateman (Amerikan Sapığı/American Psycho), Gordon Gekko (Borsa/Wall Street), Norman Bates (Sapık/Psycho) ve Hannibal Lecter(Kuzuların Sessizliği/Silence of the Lambs) 'in aralarında yer aldığı çoğu ikonik psikopatlar ilginç veya korkutucu olabilir ama Leistedt ve ekibi bu karakterlerin özelliklerinin psikopat kalıbına pek uymadığını ileri sürmektedir.
Mesela, Norman Bates, psikopattan ziyade daha çok sanrısal veya psikotik gibi gözükmektedir. O, fantezi lütfundadır, gerçek dünya suçuna dahil olmamıştır.
"Bizim özel olarak ilgilendiğimiz konuda, görülüyor ki, gerçek bir klinik evrime rağmen, sinemadaki psikopatlık kurgusal kalmaktadır." diye makale yazarları belirtmiştir. "Popüler kurgulardaki psikopat canilerin çoğu, uluslarası ve evrensel öcü olarak tanımlanan "kötü adam arketipleri"ni hemen hemen yansıtmaktadır.".
Bir başka deyişle, aslında psikopatik karakterlerin az bir kısmı bir tanıyı haketmektedir. Geri kalanları, basitçe bizim çok-doğru-olmayan stereotipimize uymaktadır.
Psychiatrists studied 400 movies to find the most realistic psychopath
The unassuming Norman Bates might creep you out, and the flesh-hungry Hannibal Lecter might make your skin crawl.
But according to one group of psychiatrists, these men aren't Hollywood's most realistic psychopaths.
In fact, they may not be psychopaths at all.
Psychopathy, loosely defined, is a varying combination of cold-heartedness and violence. The most extreme psychopaths kill without remorse, mutilating victims with as much emotion as you or I might brush our teeth.
This is known as "classic" or "idiopathic" psychopathy, but sometimes the disorder is more covert, like with manipulative smooth talkers who aren't necessarily violent.
In 2014, the Belgian psychiatry professor Samuel Leistedt wanted to find out which movie characters embodied those traits best.
So, as any film buff would, Leistedt called on 10 of his friends to help him watch 400 movies over the course of three years. The films spanned nearly a century, from 1915 to 2010. When the team finished watching all the films, they'd ended up with 126 psychopathic characters, 105 of whom were male.
Here's the breakdown they ended up with.
Most realistic psychopaths
1. Anton Chigurh, "No Country for Old Men"
Javier Bardem's character in "No Country for Old Men" is a classic psychopath, Leistedt and his colleagues conclude in their report. He approaches murder with an uncanny sense of normalcy, perfectly happy to empty his trademark bolt pistol without so much as a wince.
"He seems to be effectively invulnerable and resistant to any form of emotion or humanity," Leistedt writes.
2. Hans Beckert, "M"
Peter Lorre's child-killing character in the 1931 German film "M" embodies many of the traits that would now be thought of belonging to a child predator, Leistedt and his colleagues observe.
"Lorre portrays Beckert as an outwardly unremarkable man tormented by a compulsion to murder children ritualistically," they write. The character would most likely be diagnosed as a "pseudopsychopath," which many would more commonly refer to as a sociopath. His brutality also hints at psychosis.
3. Henry Lee Lucas, "Henry: Portrait of a Serial Killer"
Loosely based on the true story of Henry Lee Lucas, a Texas man who confessed to hundreds of murders throughout the country, the 1990 film chronicles the unstable life of a grisly serial killer.
Leistedt argues the character's inability to plan ahead, coupled with his turbulent personal life and poor family relationships, make him a textbook idiopathic psychopath.
The unrealistic
More iconic psychopaths, including Patrick Bateman ("American Psycho"), Gordon Gekko ("Wall Street"), Norman Bates ("Psycho"), and Hannibal Lecter ("Silence of the Lambs"), may be entertaining or frightening, but Leistedt and his team argue their character traits don't quite fit the psychopath mold.
Norman Bates, for example, seems more to be more delusional — or psychotic — than psychopathic. He is at the mercy of a fantasy, not complicit in a real-world crime.
"In our specific topic of interest, it appears that psychopathy in the cinema, despite a real clinical evolution remains fictional," the authors write. "Most of the psychopathic villains in popular fiction resemble international and universal boogeyman, almost as 'villain archetypes.'"
In other words, only a minority of psychopathic characters actually deserve a diagnosis. The rest simply fit our not-so-accurate stereotype.
KAYNAK/SOURCE
Mükemmeliyetçilik Kaygı İçin Değil, Depresyon İçin Bir Yatkınlık Faktörü
Depresyon ve kaygı çoğunlukla birlikte anılan problemler. Bu sebeple bu iki psikolojik durum arasındaki ayırt edici faktörler sık sık tartışılıyor. Araştırmacılar bugüne kadar depresyon ve kaygı arasındaki ayrımı açığa kavuşturmak için pek çok kişilik özelliğini incelemiş bulunuyor. Mükemmeliyetçilik de bunlardan biri. Mükemmeliyetçiliğin bir alt türü olan kendi-odaklı mükemmeliyetçilik, kişinin sürekli kendini eleştirmesi ve kendine çok yüksek hedefler koymasıyla tanımlanıyor. Yeni bir araştırma ise mükemmeliyetçiliğin depresyon ve kaygı için bir yatkınlık faktörü olup olmadığını inceliyor.
Simon B. Sherry ve arkadaşlarının yaptığı bu araştırma sonucunda, kendi-odaklı mükemmeliyetçiliğin depresyon için bir yatkınlık faktörü olduğu görüldü. Yani kendine çok yüksek hedefler koyan ve başarısızlık durumlarında kendini sert bir şekilde eleştiren kişilerin depresyona yatkın olduğu görüldü. Ancak kaygı için aynı durum söz konusu değil. Sonuçlara göre kendi-odaklı mükemmeliyetçilik ve kaygıya yatkınlık arasında herhangi bir ilişki bulunmuyor.
Detaylar için kaynak Sherry, S. B., Richards, J. E., Sherry, D. L., & Stewart, S. H. (2014) Self-critical perfectionism is a vulnerability factor for depression but not anxiety: A 12-month, 3-wave longitudinal study. Journal of Research in Psychology, 52, 1-5.
KAYNAK
Evleneceğiniz kişinin trafikte ya da maç izlerken verdiği tepkileri iyi gözlemleyin; çünkü onun ne kadar sinirli bir yapıya sahip olup olmadığını en iyi bu ortamlarda anlayabilirsiniz.
Psikoloji Topluluğu’nun konuğu olarak üniversite öğrencileriyle bir araya gelen Mutluluk Enstitüsü’nün Kurucusu Psikolog, Yazar ve Akademisyen Yrd. Doç. Dr. Ozanser Uğurlu, beden dilinin iletişimdeki yerine ve nasıl okunması gerektiğine dair önemli ipuçları verdi.
Beden dilinin, bilinçaltından etkilendiği için gerçek duyguları kelimelere göre çok daha doğru aktardığını belirten Psikolog Ozanser Uğurlu, bu nedenle yalanın da tespit edilebileceğini söyledi. Uğurlu, "Bir kişi yalan söylemeye yeterince hazırlanmadığında bazı duygusal işaretler ortaya çıkar. Bunlara sızıntı denir. Örneğin kişinin nefes alma ve verme düzeni değişir, yutkunma sıklığı, terleme miktarı artar, yüzde kızarma ya da solma görünebilir, kan basıncında değişiklik, ayrıca göz bebeklerinde de büyüme yaşanabilir" dedi.
Evleneceğiniz kişiyi buralarda gözlemleyin
Mutluluk üzerine araştırmalar yapmak amacıyla Mutluluk Enstitüsü’nü kuran Ozanser Uğurlu, evliliklerde kritik sınırın 5 yıl olduğunu söyledi. Eş adayınızı trafikte gözlemleyin uyarısında bulunan Psikolog Uğurlu, uzun süreli evlilikler için şu önerileri sundu:
"Evli kişilerin birbirlerine olan yakınlık, tutku ve bağlılık dereceleri çok önemli. Bunların üzerine doğru iletişim, duyguların yönetimi ve memnuniyeti de eklerseniz evlilikleri daha da güçlü kılarsınız. Yakınlık dediğimizde çiftler arasındaki arkadaşlık düzeyini anlamalıyız. Çiftlerin yıllar geçse bile birlikte bir şeyler yaparken keyif almaları harika; çünkü tutku zaten zamanla düşüşe geçecektir. Bu biyolojik bir gerçek. Bir ilişkiyi her zaman geliştirmek ve büyütmek mümkün. Ama duygularınızı nasıl yönetiyorsunuz buna bakmak lazım. Kişi evlilik ilişkisinden ne kadar memnun olduğunu kendi kendine sorgulamalı. Eğer kavga esnasında öfkenizi yönetebiliyorsanız ve doğru iletişimle ne istediğinizi aktarabiliyorsanız doğru yoldasınız. Genellikle evliliklerde kritik yaş sınırı 5 yıl oluyor. 5 yıl bir nevi bilet gibi. 5 yılın sonunda kişilerin evlilikleri ya sürüyor ya da boşanmayla sonuçlanıyor. Ayrıca evlilik öncesi eş adayınızın trafikte veya maç izlerken nasıl tepkiler verdiğini iyi gözlemleyin; çünkü bir kişi ne kadar sinirli bir yapıya sahip olup olmadığını aslında en iyi bu ortamlarda gösterir."
Türkler ne varsa ortaya döküyor
Beden dilinde kültürler arası farklılıklara da değinen Uğurlu "Beden dilinin kullanımı kültürden kültüre değişir. Türkler bunu çok açık kullanıyor. Hatta ne varsa ortaya döküyor. ABD’de ise insanlar bunu fazla baskılıyor. Hatta bizim beden dilimiz bir Amerikalı tarafından fazla abartılı gelebilir, ancak biz kültür olarak içimizdekileri olduğu gibi dışarı akıtan bir toplumuz" dedi.
KAYNAK
Tokofobi diye adlandırılan doğum yapma korkusu halk arasında düşünüldüğünden daha yaygın ve etkili
Doğum Yapma Korkusu (Tokofobi)
Bilinçaltının derinliklerinde bulunan doğum yapmak korkusu, yaşanılan çevrenin etkileriyle,hikayeleriyle beslenen psikolojik bir rahatsızlıktır.Yaşanılan ülkenin sosyal ve kültürel yapısı,anneden kızına geçen doğum yapma korkusu tokofobiyi nesilden nesile taşır.
"Tokos"Yunancada doğum demekmiş,fobiyi zaten biliyoruz,tokofobi adı oralardan geliyormuş.
Bu tür bir rahatsızlığı olan kadınlar doğum yaparken çok acı çekmekten,ölmekten korkarlar.Doktorlarına,sağlık ekibine,kendine güvenmezler,doğumda bebeğe birşey olacak korkusu had safhadadır.
Doğuracakları bebeğe bakamayacaklarından,bu sorumluluğunu alamayacaklarından korkarlar.Bu korku kadınları kürtaj olmaya,bebeği düşürmeye çalışmaya,alkol ve uyuşturucu kullanmaya kadar sürükleyebilir.
Çocukluğunda cinsel tacize uğramış kadınların tokofobik olma olasılıkları da oldukça yüksektir.
Tokofobisi olan kadınlar,normal doğum yapsalar dahi yıllarca doğum anları peşlerini bırakmaz,o anları düşündükçe panik atak krizleri bile yaşayabilirler.
Aslına bakarsanız ilk doğumunu yapacak çoğu kadın,ne ile karşılaşacağını,kasılmaların nasıl hissettireceğini bilemediği için birazcık korkabilir ama doğum yapmanın doğaya,bedenine aykırı birşey olmadığını da bilmelidir.
Tokofobi üç seviyede kendini gösteriyormuş
Birinci seviye;kadın hamile kalmadan önce doğurmakla ilgili bu korkulara sahiptir.Bu süreç çocukluk ve erişkinlik arasında yeşerir.Maşallah ülkemiz şartlarını düşünecek olursak,hepimiz birinci derece tokofobiye sahibiz,hayırlı olsun:)
İkinci seviye;anne travmatik ya da çok uzun saatler süren bir ilk doğum geçirdiyse,düşük,ölü doğum,hamilelik sonlandırımı gibi zor durumlar yaşadıysa ikinci seviye tokofobi gelişebilir.
Tokofobi,doğum sonrası depresyona da sebep olup,ciddi uyku bozuklukları yaratabilir.
Üçüncü seviye;Depresif hastalık zemininde gelişen doğum korkusudur.
Yazımın başında da bahsettiğim gibi çoğu kadın biraz az,biraz çok benzer korkuları yaşıyor.Sezaryen oranlarındaki bu korkunç artışta, bu tür korkuların çok büyük etkisi var.
Hamile kadınlar,hiç bir tibbi gereklilik yokken sadece korktukları için ameliyatla doğum yapıyorlar ki içlerindeki o korkuyu tedavi etmedikleri sürece de öle yapmalılar.Diğer türlüsü çok daha zor ve travmatik olabilir.
Peki ne yapmalıyız?
Korkularımızın önüne nasıl geçmeliyiz?
1-Doğumun bedeninde nasıl ilerlediği,fizyolojisi,psikolojisi,doğum dalgalarıyla başetme yöntemleri ile ilgili bilgilenmeliyiz.Doğuma hazırlık kursları bu konuda annelere ve eşlerine çok fayda sağlıyor.Eğer maddi durumunuz yeterli değilse "Zeynep Kamil Hastanesi" orada doğum yapacak anneleri eğitmeye başlamış,oraya bir danışabilirsiniz.Sonra bazı doğuma hazırlık merkezlerinin düzenlediği ücretsiz nefes sınıfları,film gösterileri oluyor,onlara katılabilirsiniz.Mesela do-um da var.www.do-um.com
2-Psikolojik destek alabilirsiniz.Psikologa gitmekten utanmayın,ailenizden kimseye söylemek zorunda da değilsiniz.Psikoterapi bu korkularınızı çözebilir.
3-Eft ve hipnoz tekniklerini kullanan danışmanlarla çalışabilirsiniz.Bu yöntemlerde bilinçaltı korkularını çözebiliyor.
4-Pozitif olun.Kötü şeyleri düşünmekten vazgeçin.Bebeğinizin karnınızda sağlıklı bir şekilde büyüdüğünü ve sağlıkla,kolaylıkla su gibi doğduğunu hayal edin.
5-Nefes egzersizleri ve düzenli spor bedeninizi rahatlatacaktır.Rahatlamış bir beden sizi,rahatlamış bir ruha kavuşturur.
6-Hamile kadın gören diğer doğum yapmış kadınlar,kendi doğum hikayelerini askerlik anısı gibi en acılısından anlatmaya bayılırlar,dinlemeyin,üzerinize almayın.Her kadının doğumu kendine has,unutmayın.
7-Doğumunuzda yanınızda size sürekli destek olan bilinçi kişiler olsun.Kendinize bir ebe bulun,doğum süreci boyunca yanınızda kalıp size destek olabilirler.İstanbul'da ya da Bursa'da yaşıyorsanız doğumunuzda destek olması için ücretsiz bir "doula (doğum koçu)" bulmanıza yardımcı olabilirim.İlgilenirseniz bana mail atın.
8-Hepsinden önemlisi kendinize,bedeninize,bebeğinize güvenin.Doğum işini siz yapacaksınız,doktorunuz değil.Doğum yapmak,bedeninizin doğal bir işlevi,bunu hiçbir zaman unutmayın.
9-Doğum dalgaları ya da sancısı ya da kasılmalar,nasıl adlandırmak isterseniz başa çıkılamayan bir süreç değil.Bebeğinizi kollarınıza almanızı sağlayacak yardımcınız,onunla barışın.
KAYNAK














